TÜRK İSLAM ÜLKÜCÜLERİ

Susurluk kazasının yıl dönümünde Abdullah Çatlı'nın kardeşi

Seda Şimşek'in röportajı

Türkiye'yi derinden etkileyen ve şu günlerde devam eden Ergenekon Davası'nın da bel kemiğini oluşturan Susurluk kazasının yıl dönümünde Abdullah Çatlı'nın kardeşi Zeki Çatlı, gündemi sarsacak açıklamalarda bulundu...

Susurluk kazası sizin için ne ifade ediyor?
3 Kasım 1996 öncelikle Çatlı ailesi, daha sonra Nevşehirliler, daha genişlettiğimizde Türk Milleti, milliyetçiler, ülkücüler için büyük ve acı bir kaybın yaşandığı gün. Aynca Türk Devleti'nin ve Türk Milleti'nin hainlerine ve düşmanlarına karşı önemli bir refleksinin yok edildiği tarihtir. Başsağlığı için gelen bir misafirin dediği gibi, istihbarat terazisinin tersine döndüğü tarihin başlangıcıdır.

Kaza haberim nasıl aldınız?
Haluk Kırcı, Drej Ali, ağabeyimin şoförü Habib gibi dostlarımızın telefonla aramasıyla pazar akşamı saat 19.30-20.00 sıralarında öğrendim. Ağabeyi kaybettik' dediler. İnsanın o an başı dönüyor.

18 YIL KAÇAK YAŞADI
Çatlı yurtdışına nasıl kaçmıştı?
1978 sonundan 1996'ya kadar 18 yıl kaçak yaşadı. Kaçak olduğu ilk yıllarda İstanbul'a yerleşti ve kamufle oldu. Bu arada ağır suçla arandığı için başta ben olmak üzere birçok dostu yurtdışına çıkmasını istiyorduk. Buna direniyordu. "Önce arkadaşlarım" diyordu. Her bir arkadaşı için canını verebileceğini bizzat bana söyledi. Dediği gibi de yaptı. Önce arkadaşlarını kaçırdı. Bunlar içinde Ağca da vardı. Kendisine sıra gelmedi. İhtilalden 5-6 ay sonra bir gemiyle kendi gayretleriyle yurtdışına kaçtığını duyduk.

Avusturya'ya gitti...
O zamanlar en rahat Avusturya idi. İlk etapta oraya gitti. Daha sonra İngiltere'ye gitmeyi denediğinde yakalanıyor. Kimliğini ve bütün parasını tamamen alıyorlar. İki polisle birlikte demiryoluyla Türkiye'ye iade edilmek üzere gönderiliyor. Yugoslavya'da iki polisi yanıltıp hareket halindeyken trenden atlayarak kaçıyor. Hiç parası ve kimliği yokken 5 yıldızlı bir otele yerleşiyor. Almanya'dan arkadaşlarını çağırmış. O Almanya'ya dönerken, iki polis Türkiye yolundaydılar.



KUMAŞINI BİLİYORUZ
Orada nasıl hayat sürüyordu?
Dolaşım zorluğu çektiklerini anlatmıştı. "Tren yolunda yaşıma uygun cenaze bulursam kimliğimi onun üzerine koyup, onun kimliğini ben alacağım. Öldüğüm düşünülecek. Annemi ve babamı, çevreyi ona göre organize edersin" demişti. 1983'ün sonuna doğru Kenan Evren destekli ASALA operasyonu teklifi gelene kadar bu şekilde yurtdışında sancılı dönemler yaşadı.

Kaçaktı, ama devlet onu nasıl bulacağını biliyordu yani...
Yerini bilip bilmediklerini bilmiyorum. Ancak, birtakım dostları kanalıyla bağlantı kurup Fransa'da görüştüklerinde, sizin sorunuzu ağabeyim devletin temsilcilerine soruyor. "Neden bana geldiniz?" diyor. Onlar da "İstediğin anda Avrupa'da, hatta dünyanın birçok ülkesinde önemli işler yapabileceğini biliyoruz. Kumaşını biliyoruz" diyorlar. Ağabeyim, Fransızca'yı yazıp konuşabiliyordu, İngilizce ve Aİmanca biliyordu.

Nasıl bir görüşme geçiyor?
Devletin temsilcilerinin "Teklifimizi kabul etmek için bizden ne istersin?" sorusuna "Ben kendim için hiçbir şey istemem. Bu davanın lideri olan Alparslan Türkeş cezaevinde, birinci isteğim onun bırakılması. İkincisi Haluk Kıra ve arkadaşları başta olmak üzere bütün ülkücülerin idamının durmasını istiyorum" cevabını veriyor. Türkiye ile birtakım telefon görüşmeleri yaptıktan sonra "Birinci isteğin biraz zaman aldıktan sonra (birkaç ay sonra) olacak. İkinci isteğin hemen olacak" diyorlar. Ağabeyim "Sizin sözünüze nasıl inanayım?" diyor. Onlar da 'Az önce telefonla görüştüğümüz yerler çok yüksek makamlardı. Biz burada Devlet Başkanı Kenan Evren'in bilgisi dâhilinde bulunmaktayız. Sonuçta önemli tahliyeler ve idamlar onun onayından geçmiyor mu?" diyorlar. Ağabeyim de "Tamam" diyor.

Devletin temsilcileri aradıkları kişiyle yurtdışında buluşuyor ve ASALA operasyonunu teklif ediyor...
Kırmızı bültenle aranıyordu.

MARSİLYA VE UFUK...

Sız bunu nasıl duydunuz?
1984 yılbaşına doğru bana "Bir sürprizim var. Annemi, babamı da al İstanbul'a hep beraber geçin" dedi. Verilen adrese gittik. Kapıyı çaldığımızda karşımızda elinde sigarasıyla, kollarını sıvamış, rahatça oturan ağabeyimi görünce çok şaşırdık. Tarih 5 Ocak 1984 idi.

Hangi kimlikle gelmişti?
Devletin ASALA operasyonları çerçevesinde kendisine tahsis ettiği pasaportta ismi Hasan Kurdoğlu idi. Pasaportu kendi gözlerimle gördüm. Çok endişelendik. 'Ağabey deli misin? Nasıl geldin?" diye sordum. İkinci gün bize 6 yıl avunduğum yalanı söyledi. "Yurtdışında bir paşanın çocuğunu Dev-Solcular kaçırmış biz de onu kurtardık.

"Paşanın bize 1 haftalık aile ile görüşme ikramı" dedi. 6 yıl sonra mı öğrendiniz?
Tabii, tekrar yurtdışına çıktı. 6 yıl sonra Türkiye'ye cezaevinden kaçıp geldiğinde, bir dergiden ASALA operasyonlarına ilişkin bilgileri öğrendim. Operasyonun kod adı: MARSİLYA. Operasyonu yöneten ülkücü terör timinin başındaki liderin kod adı: UFUK (Abdullah Çatlı). Bu MİT tarihine de bu şekilde geçmiştir. Fakat, bir kısım bilgiler çıkan yangında yanmış olabilir. Yanmadıysa hala mevcuttur.



PARMAK İZİ KOPYALANDI MI?
Cenaze toprağa verilmeden önce ilginç bir olay yaşadınız mı?
Hastane morguna pazartesi günü koymuştuk. Cenazenin başında bekleyen nöbetçi çocukları gönderdiklerini ve ağabeyimin parmak izini aldıklarını öğrendim. Önceleri bunun ne anlama geldiğini kestiremiyordum. Sonra, araştırdım. Parmak izinin negatif-pozi-tif yapılarak, orijinali gibi başka yere taşınması teknik olarak mümkünmüş. Morgda parmak izi almalarının 4 ay sonra dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener'in "Topal'ı vuran silahta Çatlı'nın parmak izi var" açıklaması ile ilişkisi olabileceğini düşündüm.

Vücudunda kurşun izi var mıydı?
Cenaze yıkanırken basındaydım. Trafik kazasından kaynaklanan sol kaşının üstünde çökük vardı. Sağ omzuyla, ayağının birisinde kırık vardı. Başka hiçbir iz yoktu.

Öldürülmüş olabileceğini hiç düşünmediniz mi?
Düşünmedik. Ama düşünülebilirdi. Onun karşısına çıkacak hiçbir yiğit olmadığını düşünüyorduk. Hiç kimsenin ona yumruk attığını veya silah doğrulttuğunu duymadık. İstanbul'da bazen akşamlan efkârlandığında tek başına dolaşırdı. Arkadaşları 'Ağabey yalnız nereye gidiyorsun?" dediklerinde gülerek, "Siz rahatınıza bakın. Onlar benim karşıma çıkamazlar" derdi. PKK, Dev-Yol, Dev- Sol, vatan hainleri elbette onu sevmezdi.

PRENSİP ANLAŞMASI NASIL BİTTİ?
Ağabeyiniz doğrudan MiT'le mi çalışıyordu?
MİT'le, daha genel olarak devletle diyebiliriz. Bir konuya dikkat çekerdi. "Biz onlarla prensip anlaşması yaptık" diyordu. Ast üst ilişkisi veya sürekli bir ilişki yoktu. "Benim başıma bir iş geldiğinde onlar hiçbir şeklide karışmayacaklar ve kabullenmeyecekler' diye bahsetmişti.

Anlaşma ne kadar sürdü?
Ağabeyim pasaport yenilemek için bir zencinin evine gönderiliyor. Evde zenciye ait olduğu mahkemece belirtilmiş 300 gram eroin çıktığında ağabeyime suç isnad edildi. Hâlâ mektubu bende mevcut. "Gerçek kimliğim çıkmazsa hemen çıkacağım" diye yazmıştı. Ancak, gerçek kimliği ortaya çıktı. Fransa'da ve İsviçre'de 6 yıl hapis yattı. Dolayısıyla prensip anlaşması da o gün itibarıyla sanırım sona ermiştir.

ÖZBAY KİMLİĞİYLE ŞAM'A GİTTİ
Abdullah Çatlı ne zaman Mehmet Özbay oldu?
1990 yılında Türkiye'ye geldikten sonra İstanbul'da Bahçelievler'de kirada oturdu, daha sonra bir kısmı borçla Florya'da ilk ve son dairesini aldı. 1993'te ticari hayata girdi. Haluk Kırcı ile birlikte ithalat ve ihracat kursuna gittiler İstanbul'da.

Hâlâ kırmızı bültenle aranıyordu. 1993'te PKK'nın azgınlaş-masıyla birlikte, devletin bazı birimleri tarafından kendisine ihtiyaç duyulduğu ifade edildi. Tekrar devletle çalışmaya başladı. 1990'lı yıllarda geldiğinde Şahin Ekli ismini kullanmıştı, daha sonra Mehmet Özbay adını kullanmaya başladı. PKK ile mücadele de istihbarat konusunda devletle birlikte çalıştı. Mehmet Özbay olarak defalarca Şam'a gitti.



O KAREDE ÇATLI YOK ÖCALAN VAR
Ergenekon çerçevesinde devletteki yapılanmadan bahsediliyor.
Ergenekon yargıda olduğu için yorum yapmak istemem. Fakat, ağabeyimi Ergenekon'da yargılananlarla aynı karede görmek yanlış. Çünkü onların içinde terörist başı Apo ile el sıkışanlar var. Oradakiler ulusala, ağabeyim ülkücüdür. Beraberlikleri olamaz, ancak zıtlıkları olabilir.

Ağabeyiniz kullanıldı mı?
Ağabeyim mi devleti kullandı, devlet mi ağabeyimi kullandı bilemem. Kırmızı bültenle aranırken Florya'daki evinde oturdu.

Miras bıraktı mı?
Evi ile arabasından başka çocuklarına da hiçbir mirası kalmamıştır. Çünkü yoktu.

AİLE İÇİNDEKİ KOD ADI: HAFIZ
En son hangi ismiyle hitap ediyordunuz?
Ahmet Ağabey diyordum. Babamla ondan bahsederken kendi aramızda "hafız" derdik.

Sık mı görüşüyordunuz?
Ara sıra görüşüyorduk.

Ölmeden önce en son ne zaman görüştünüz?
Kazadan birkaç gün önce telefonla görüştük.

Neredeydi?
Ben Nevşehir'deydim, o İstanbul'da.

Şehir dışına çıkacağından bahsetmiş miydi?
Hayır bahsetmedi.

Size anormal gelen bir şey var mıydı telefonda görüşürken?
"Birtakım i... etrafı sarmış" diye bir cümle sarf etti.

Sizce Çatlı tasfiye mi edildi?
Son açıklamalardan bu çıkarılıyor.

(BUGÜN)

3/11/2008 | Kategori: HABER-DUYURU | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Seyyid AHMET ARVASİ

Seyyid Ahmed Arvasi''nin ölümünün üzerinden yıllar geçti. Hoca 31 Aralık 1988'de hayata gözlerini yumdu. Ülkücü gençlik Arvasi Hoca'yı okumaya devam ediyor. 15 Şubat 1932 Ağrı ilinin Doğubeyazıt ilçesinde doğan S.Ahmet Arvasi ailece Van''ın Bahçesaray ilçesine bağlı Arvas (Doğanyayla) köyündendir. 1958 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji bölümünden mezun oldu. Ülkücü Hareket onu daha çok üç ciltlik Türk-İslam Ülküsü adlı kitabı ile tanır. Ancak bu kitapların kökeninde 1965''de yazdığı "İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri" adlı çatışmasıdır.

1979 yılında MHP büyük kongresinde üye olarak seçilmiş ve bunu radyodan haberleri dinlerken duymuştu. Bunun üzerine emekliliğini istedi 12 Eylül 1980 darbesine kadar MHP genel idare kurulu üyesi olarak görev yapmıştır. 12 Eylül'de önce Dil ve İstihbarat okuluna sonra da meşhur Mamak Cezaevine götürülmüştür

Yorum (1) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Mehmet Akif Ersoy

İstiklal Marşı yazarı büyük şair Mehmet Akif Ersoy, ölümünün 69. yılında Manavgat Ülkü Ocakları tarafından unutulmadı. Manavgat ÜLKÜ Ocakları başkanı Yakup EKŞİ yayınladığı mesajda, Türk milletinin istiklaline bir nakış gibi işlenen İstiklal Marşı'nın şairi Mehmet Akif Ersoy'un ölümünün 69. yılında onu minnet ve şükranla andıklarını ifade etti.

Ekşi, "Vatan ve millet sevgimizin, bağımsızlık ve hürriyetimizin en güzel ifadesi olan İstiklal Marşımızı bize armağan eden, yine Çanakkale şiiriyle Çanakkale geçilmez şiarımızı destanlaştıran Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy'u ölümünün 69. yılında saygı, minnet ve rahmetle anıyorum. Mehmet Akif Ersoy, benzersiz bir kahramanlık ve vatanseverlik destanı olan İstiklal Marşımız'la milletimizin gönlünde taht kurmuştur ve sonsuza kadarda o tahttaki yerini koruyacaktır" dedi.
Ülkü Ocakları Başkanı Yakup Ekşi, Mehmet Akif Ersoy'un 69. Ölüm yıldönümü nedeniyle yaptığı açıklamada şunları söyledi "Allahüekber Dağları'nda bundan 91 yıl önce (22 Aralık 1914) yaşanan Sarıkamış faciasında şehit düşen Türk askerlerini Sevr antlaşmasından sonra düşman baskısına maruz kalan vatanın semâlarını kara bulutlar kaplamıştı.Asırlar boyu esaret nedir bilmeyen bir millet mahzundu, kederliydi. Bu vatan semâlarında dalgalanan şanlı sancak ve asırlar boyu vatan semalarını çınlatan Ezan-ı Muhammedi dinecek miydi? İşte bu esnada gönüllere su serpen ümit mayası aşılayan gür bir ses şöyle haykırıyordu:
"Korkma!Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden Yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak,
O benimdir,o benim milletimindir ancak!
Ben ezelden beridir hür yaşadım,hür yaşarım,
Hangi çılgın, bana zincir vuracakmış?Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim,bendimi çiğner aşarım.
Yırtarım dağları,enginlere sığmam taşarım."
Bu ses, Mehmed Akif in sesiydi. İstiklal marşıyla millete böyle sesleniyordu. Aynı ses, Balkan harbi esnasında; Beyazıt, Fatih, Süleymaniye camii şeriflerinden, milli Mücadele'de Balıkesir Zağanos Paşa, Kastamonu Nasrullah ve daha pek çok camilerden millete seslenmişti. İlk önce ümitsizliğe karşı çıkmış, daha sonra fikir birliği için, İslam Birliği için çalışmaya başlamıştı.
"Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez; Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez" diyerek tefrikanın dehşetine dikkatleri çeken Akif hiçbir vakit ümidini kaybetmiyordu ve dediği gibi yedi düvel saldırsa da bu cephe sarsılmayacaktı, sarsılmamıştı. İstiklal, Hakka tapan milletindi ancak ve "İlay-ı Kelimetullah" için didinen bir millete Cenab-ı Hakkın armağanıydı, ihsanıydı istiklal.
Mehmed Akif şiirleriyle, makaleleriyle vaazlarıyla bu milletin dertlerini dile getirmiştir. O hislenişiyle, heyecanıyla, yaşayışıyla bu milletten bir parçaydı. Bu necip milletin tercümanı, sanatkârı, bir temsilcisiydi. Bu yüzdendir ki millet onu muhabbetle bağrına basmış, aradan yıllar geçmesine rağmen unutmamıştı. Unutmayacaktı da.
Akif, 1873 yılında Fatih Sarıgüzel semtinde her köşesine Kur'an sesi sinmiş mütevazi bir evde dünyaya geldi. Milli Mücadele'de Akif i çeşitli bölgeleri dolaşarak halkı aydınlatırken görüyoruz... Vaaz ve nasihatlarıyla mücadelenin ehemmiyetini dile getiren Akif, her gittiği yerde büyük alâkayla karşılanıyordu. Konuşmalarıyla milletin hissiyatını dile getiriyor. Milletin hissiyatına, ruhuna hitap ediyordu.
Büyük Millet meclisine Burdur mebusu olarak giren Akif 17 Şubat 1921'de İstiklal Marşı'nı yazmıştır. Millet meclisince yüzlerce şiir arasından seçilerek 12 Mart 1921'de kabul edilen İstiklal Marşı, mecliste tekrar tekrar okunmuş, vecd içerisinde ayakta dinlenmiştir...
Akif, İslama ruhu canıyla bağlı bir şahsiyet olarak,İslamiyetin gericilik ile asla alakası olmadığını, müsbet ilimlerle dinî ilimlerin beraber götürülmesi gerektiğini söylüyordu M.Akif in Manzumeleri SAFAHAT adı altında bir kitapta toplanmıştır.Mensur eser olarak yüz kadar makale ve hasbuhali yayınlanmıştır. Ayrıca 50 kadar tercümesiyle 10 kadar mev'izesi vardır. Akif, 26 Aralık 1936 günü akşamı Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Aziz naşı Edirnekapı'daki şehitliğe binlerce gencin elleri üzerinde taşınmıştır.
Ayrıca 1914 yılında gerçekleşen olayda, Enver Paşa komutasında, Rus birlikleri ile savaşmak için yola çıkan binlerce Türk askeri, Ruslarla hiç karşılaşmadan Allahüekber Dağları'nda soğuk ve açlıkla mücadele etmek zorunda kalmıştı. Faciada kaybettiğimiz 3'üncü Ordu'ya bağlı Mehmetçiğin sayısı bazı kaynaklara göre 70 bin, bazı kaynaklara göre de 90 bin olarak açıklanıyor. Doğu Anadolu'daki Allahüekber Dağları'nda bundan 91 yıl önce (22 Aralık 1914) yaşanan Sarıkamış faciasında şehit düşen Türk askerlerini bir kez daha rahmet,minnet,sevgi ve saygıyla anıyoruz. Ruhları şad,mekanları cennet olsun"

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

MUHİTTİN ARAR (Değerli Hocamızın Kitapları piyasada)

Muhittin Arar
Asil Yayın Dağıtım;
İstanbul, 2007, 13 x 19.5 cm, 183 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.
ISBN No: 9789944135658

Eline yasal ipleri geçiren, her devrin vurgunu kırgını onlardan yana çalışmış ve dünyada benzeri görülmeyen bir haksızlık, hukuk-suzluk ortaya çıkmıştır. Bu süreçte milletimiz neredeyse kendi içinde tutsak edilmiş, parya durumuna düşürülmüştür. Sermaye, mal ve toprak milletimizin elinden bir sinsilikle alınmış, bunu muhafaza etmek için her türlü reji idaresi de sözcüleri tarafından tesis edilmiştir. Türk'ün mal mülk varlığını elde tutan 500 aileye bakınız; kaçı Türk soylu, kaçının dedesinin mezarı bu topraklardadır, kaldı ki kökü kömeci bizden de olsa bakışımız değişmeyecektir.

Etkili yetkili denilen güçler de bunların arkasındadır, veya emeklilikleri halinde bu kahramanlar yağlı tarafından yeni bir saltanata konarak sömürüyü devam ettirir...

------------

Muhittin Arar
Asil Yayın Dağıtım;
Ankara, 2007, 13 x 19.5 cm, 167 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.
ISBN No: 9789944135672

'Biz, hem Türk milletinin geleceğine yönelik büyük heyecan ve ülkülerle yüklü, hem de milletimizin Maddi ve manevi bütünlüğünü fiilen savunmak ıztırarında idik. Gelecek için büyük tasarılar, iddia­lar ileri sürerken, düşman bir ideolojinin fikri yayılmasına karşı da savaşıyorduk.

Şimdi yeniden ve ibretle düşünüyorum;

Biz, hem milletimizi bölmekle suçlandık, hem de onun için maddi-manevi büyüklükler peşinde olmakla...

Baht mı utansın, yoksa herkes oturup bir kere daha mı dü­şünsün? ...'

bugün yanıtı verdiler, ilkönce ankaranın göbeğine bombayı koydular, sonrada ihbar ettiler, fazla kaşınma kaşınırsan bu bombalar bir dahaki sefere patlar dediler. İstihbarat ve polis uyuyor, bombalar başkentin göbeğine kadar elini kolunu sallayarak getiriliyor, bizim saf halkımızda polis .ok büyük iş başardı diyor, marifet bomba ülkeye girer girmez yakalamakta....

15/9/2007 | Kategori: HABER-DUYURU | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

DERT SOFRASINDAN BAL YEDİLER, BAŞ VERDİLER, BAŞ EĞMEDİLER (KARA

KARA EYLÜL

ÇETESİ... DALTON KARDEŞLER...


ÜLKÜCÜ KATİLİ

Evren; -Vur emri verdim

12 Eylül'ün eli kanlı başkanı Kenan Evren, 1980'de Milli Güvenlik Konseyi üyelerine suikast yapacak örgütün hapisteki tüm üyelerinin öldürülmesi için emir verdiğini itiraf etti.

Eylül'lerde Ölmedik;
Eylül'lerde Doğduk...

BU CELSENİN HÜKMÜ !..

Aşağıda resimde ki an Başbuğ, kürsüye gelmiş ellerini açarak savcı Nurettin Soyer 'i suçlayan dehşetli bir konuşma yapmıştı... Mahkeme sözcüsü Vural Özenirler başta olmak üzere, bütün rütbeli zevat titremeye başladılar sanki hakim ve mahkum yer değiştirmişti... Hele savcı Soyer korkudan gözlükleri ters takmış, biz nasılda onun bu aciz ve sefil haline gülüşmüştük... Onlarda sonraki mahkemelerde bizi arka sıralara attılar... Fakat son gülen yine biz olduk... Türk'ün son Başbuğu yine mahkemeye son noktayı koymuştu...

12 Eylül Cuntasının, başta Alpaslan Türkeş olmak üzere ülkücülere kurduğu tuzak, ihtilalin üzerinden çok bir zaman geçmeden ortaya çıktı. Aralarında Alparslan Türkeş ve teşkilat yöneticilerinin bulunduğu 587 kişi hakkında, "MHP ve Ülkücü Kuruluşlar" davası adı altında davalar açılmıştı... Mamak Askerî Cezaevinin C 5 işkencehanelerinde yıllarca süren sorgular, mesnetsiz suçlamalar ile bu dönem, ülkücü gençliğin unutamayacağı ve affedemeyeceği acı bir dönem olacaktır. Savcı Nurettin Soyer tarihe utanç vesikası olarak geçmiş olan iddianamesinde, başta Alparslan Türkeş olmak üzere pek çok ülkücünün "146/1" , "149/1" gibi maddelerden "idam"la tecziyesini talep etmekteydi. Savcı, Alparslan Türkeş'in idamını istediği "iddianame"de suç delili olarak şunları öne sürmekteydi.

"(Alparslan Türkeş), İktidarı ele geçirmek için siyasî parti içinde yer alarak genel başkanlığa kadaryükselmiş, bir yandan Anayasa ve yasalar çerçevesinde tanıtma, propaganda, seçmen toplamakişlemlerini yürütürken, bir yandan da, yönetimi ele geçirip yukarıda belirtilen düşünceleri yönünde birdevlet düzeni getirmeyi amaçlamış, bu amaç uğruna kurduğu örgütlenmeyle Türkiye ahalisini birbirialeyhine toplu kıyıma götürmüştür. Bunun için MHP, MHP Gençlik Kolları, Ülkücü Dernekler, Ülkücü Meslek Teşekkülleri ve bazı mahalle, okul ve yurtlarda vatandaşlar arasında merkeziyetçi, yukarıdanaşağıya kademeleşmiş, otoriter, organize bir teşkilâtlanmaya gitmiştir...

Toplu kıyım (!!!!!!!!) amacıyla; 1980 Temmuz ayı içerisinde Yılma Durak ve Celâl Adan ile konuşurken DİSK'in komünist hareketin kaynağı olduğunu söylemiş), "konuşma bitip kalkarken elini yatay birşekilde ot biçer gibi yaparak" DİSK Başkanı Kemal Türkler'in yokedilmesini emretmiş miş...(!!!!!!!!!!!)"

Dünya Hukuk Tarihini yeniden yazdıracak bir iddia gerçekten... Sanki sessiz film gibi bir şey.... Bu uyduruk mahkemeler Türkün son Başbuğu ve çelik iradeli ülkücüleri yıldıramamış ve kutlu şafakların habercisi olmuştur...

Yusuf Ziya ARPACIK

20 Şubat 2002

MUSTAFA PEHLİVANOĞLU 7 Ekim 1980 Ankara
CEVDET KARAKAŞ 4 Haziran 1981 Elazığ
İSMET ŞAHİN 20 Ağustos 1981 İstanbul
FİKRİ ARIKAN 27 Mart 1982 Ankara
CENGİZ BAKTEMUR 30 Nisan 1982 Elazığ
ŞAHABETTİN OVALI 12 Haziran 1982 Sinop
ALİ BÜLENT ORKAN 13 Ağustos 1982 Ankara
AHMET KERSE 31 Ocak 1983 Gaziantep
SELÇUK DURACIK 5 Haziran 1983 İzmir
HALİL ESENDAĞ 5 Haziran 1983 İzmir

   12 EYLÜL zulmünde ;

Ankara'da Bekir Bağ, Malatya'da Aydın Demirkol ve Mehmet Kazgan, isimli ülküdaşlarımız, sorgulardaki ağır işkencelerden dolayı şehit düştüler. Hüseyin Kurumahmutoğlu isimli ülküdaşımız da Mamak zindanlarında gördüğü işkenceden dolayı şehit düşmüştür...

MAMAK, MAMAK DEDİKLERİ ...

"Mamak, yalnızca soğuk, çıplak acı hatıralar yumağı, bir tutuk ve ceza evinin adı değil, yarın dünya işkence tarihi yazıldığı zaman dünya birincisi olmasa bile ikinciliği kesin olan, insanı eriten, insanı haysiyetsiz kılmak için yaratılmış çilehanenin adıdır"...

YÜCE MİLLETİMİZİN GÖZBEBEĞİ ŞANLI TÜRK ORDUSU, ASKER MÜSVEDDESİ OLAN DALTONLAR'IN REZALETİNDEN MÜNEZZEHTİR...

 

NOT: BU YAZI www.ulkum.com sitesinden Yusuf ziya Arpacık Hocamızın  Sitesinden alıntıdır Teşekkür ediyoruz

10/9/2007 | Kategori: ALPARSLAN TURKES | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

KUTLU OLSUN

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

MEHMET AKİF ÇÖKTÜ ABİMİZİN ARDINDAN YAZILANLAR

AĞUSTOS YANGINI
 
-Kürşat İhtilalcisi Mehmet Akif Çöktü’nün ardından-
Kudurgun atlar, ne edersiniz; köpükler saçıp
Uçara saldırı hangi cepheye?
Şubat zemherisi geride kaldı, yayla zamanı
Teke yaylası, Zorkun alır Yörük göçünü
Şimdi Çukurova, şimdi Toroslar;
biri yangın biri yüreklere esen can sevdasıdır
güz laleleri dökmek üzeredir tüm sevincini;
bekler Kürşat’ları…
Deli taylar, Veli atlar…
dört nala koşardınız, nedir bu kanatlanış?
Nedir, göklerle yarışınız?
Anladık da bağrışmayı, çağlamayı
Sesler duyarım, hıçkırıklar, ağlayışlar…
Durgun suları göklere taşıyan ey gökçeli atlar,
anlamam seherden yola çıkışınızı.
Gelişin doruklardan:
yeşilden maviden, al kızıldan…
Gidiş, bu gidiş değil, nolur halden anlayın,
kimin yüreğine bunca pusatlar?!..
Nolur, deli atlar, kanatları gökçeli veli atlar…
Durağın yoktur yürüyüşte,
muradın çoktur yerde gökte…
Ne can yakan feleksin ey
Gelirsin üstüne üstüne…
Kaf dağını sök de gel hele;
gök benizler çevrilmiş küle
Çiğdem çiçeklerin boynu bükük;
meleşir körpe yavrular;
yiğitler, alpler nasıl dayansın bu ayrılığa, bu acıya?
Kopup kayalar gibi,
Sivas’tan, Antep’ten, Trabzon’dan, Sinop’tan
Erzurum yiğitleri, Ankara, Konya ovasının…
Adana beyleri bir bir, Ongun Kıbrıs’tan…
Gönül erleri,ülkü devleri yola düşmüş
Almanya, Fransa’dan…
Yerin üstünde bir başka kıyamet
“Hiçbir ölüm bana bu kadar dokunmadı…”
Manavgat çayının dökülüşüdür;
kardeşim Emin’in dudaklarında…
Beyler fatihalara sığınmış,körpe kızlar,erken gençler
dik durmaya çabalıyor, mukadderat sayarak;
Muhsin bey, Of’tan İbrahim, İlteriş,
O, sevgili Sevgi Ablamız ve
Kafalı Hocamız;
titrer döner yalazlı havada koca çınar,
elleri dört dönüyor, şaşkın;
”Ellerimde büyüdü bunlar”
Şimdi Ural dağlarından mendilin ucu,
iki körpe fidanı daha büyütsün, Akif’lerce dal verecek…
Cebeci durağında beklenen sevgili değil;
yolcu edilen,
Kürşat’lara yoldaş, Başbuğ’lara çeridir yollanan…
kavim kardaş, ülküdaş;
kasırgayı haber veren verene, koşan koşana
Yolcumuz Adana’nın Akif’idir;
Kürşat’ların İhtilalcisi
“Yakışmıyor ölüm sana/
Bey kardeşim uyansana, doğrulsana”
Kara Eylül alamadı
Çekti gökler uykusuna
Ağustosun bu sıcağı
Gülsün diye düşman, yağı
Yüreklere tuz bastılar
Şadümandır cümle yağı…
Eller kaçıncı Tekbir’de
Aminler; güvercin kanatlanışı
Gülüyor sanki Akif,
Veda öpücüğü Sevgi Abla’dan
Bu ayrılık acıları bin katlasa da
Yemin Türklüğün dirilişine
Söz Tanrım söz
Ve, Tanrı yolunun yolcularına
Öteye haber böyle salınacaktır:
“Düğün böyle de olur!...”
Karşı dursun yarenler iki yandan:
Selam san ey gök çeri
Eller mızrak gibi
Eller gül çiçeği
Kurtlar, gök kurtlar hangi dilden söyleşirsiniz?
Atlar deli atlar,veli atlar hangi düğüne bu kopuşlar
Hangi ülkenin fethidir attığınız naralar?
Zafer zafer olsa da,ayrılık yürek yaralar…
Gözyaşlarımız Turan çınarlarına.
Ulu Tanrım!
Sonsuz ve sayısız tohumlar boy versin
Türk dünyası her acıda dirilişedir; yemin;
Akif’ler Ötelere elçidir, ya yavruları?..
Emanet; Türklüğün öksüzleri;
Türk ve Turan, Tanrı ve Muhammet davasına…
Adına Akif veren
Muzdarip güller deren,
geldi işte kapına,
ey, yollara gül seren
Cümle Türklükten selam!...
Kuran sevgilerinden,
al götür Cennetine, kucakla yüreğinden
Ölümler yangı yeri
Ölmez bu yolda çeri
Yeri göğü ol’lar, doğ’lar doldursun
Yürekler kan, başlar eğik,
yüzler hüzün yalazında
Dirilmelisin her acında
Dirilmelisin Akif’ler toprağında
Adana Adana, sar sevgi toprağında
Akif’ler sende mesut,
bir çınar bir gök sancaktır
Kutlu ülkü davası
Akif’in yüzü aktır
Hakkınızı helal edin diyen er kişiye bizden cevap:
“Akif’lere hakkını helal ettirin…
 Onlar şehit kumaşından
Onlar gaziler kardeşinden…”
Ey can,
Teselli etmese de her yürüyüş erlerin yüreğini
Götür yüce Tanrı’ya ervahlar dileğini...
22.08.2007- Ankara / Muhittin ARAR
 

 

ŞANSSIZ BİR İNSAN MEHMET AKİF ÇÖKTÜ

Sizlere sıradan kelimeler sarf ederek salak yerine koymayacağım. Sizin de onları okuyarak arkadaşıma değer vermenize gerek yok. Akif rahat bir yaşamdan ve ihtiraslarından vazgeçerek kendini Türk halkına adamış bir militan ve grup lideridir.

Biz onun hikayesini gazetelerden bir başarı öyküsü olarak okuyamayacağız. Ama o tarihe inandığı değerleri dünya nimetlerine değişmeyen bu uğurda kurşuna dizilmeyi, zindana atılmayı, sürgün yaşamayı göze alan bir ülkü devi olarak tarihin kayıtlarına düşecektir.

Akif’i, beni Fatih Kolejine davet edişi, kolejin çatısında dört kişi çay içişimizi Türk Birliğine katılmak isteğindeki soylu duruşu, o tunçtan öfkeyi hareleyen nezaketleri, bir ülkücü katiline cezasını verirken gidişini, yaralı halde Vedat’ın Draman’dan evinden alıp özel bir ameliyathaneye götürüşümü, Güzin abla ile yanımdan ayrılmasını, askerdeki sohbetlerimizi Türklerle ilgili hayallerimizi, sağlığında lüzumundan fazla konuşmaya tenezzül etmeyen yüksek binalarda ve ceylan derisi koltuklarda oturanların kavline göre kaybeden bir kahraman olarak hafızamdaki yerini almıştır.      

Eski çağlarda insanlar ölen arkadaşlarının cesetlerini pahalı kumaşlara sararak, vücutlarını mumyalayarak, taşların içini oyup saklayarak hatta bal ile kaplayıp onları kurutarak taşlaştırmışlardır. Bunlar yüzyıllardır değişmeden kalan, karşılığında kendi ölülerinin de zaman içinde aynı kalmasını isteyen soytarılardır. Bunlar iklimler değişirken bile hareketsiz kalan, insanlardır.

TÜRKLER BÖYLE İNSANLAR DEĞİLLERDİR.

Hayat değişkendir. Mevsimler değişir, insanlar yer değiştirir. Ülkücüler ölülerini en büyük onurla ödüllendirir. Diğer dünyaya gözleri nemlenerek ama ağlamadan, hüzünlenerek, yıkılmadan; muhteşem bir edayla gönderirler. Çünkü bilirler ki arkadaşları bir başka gök altında onlar için yer ayıracak, birlikte marş söyleyeceklerdir.

Akif Çöktü’nün cenazesine katılan bir avuç başı dik, ruh sağlığının olmazsa olmaz koşulu olarak çevresine sağladığı uyumu öne süren kavramlaştırmalar, hırsızlar toplumunda hırsız olmayan, sınıf atlamak için ölen arkadaşlarının omuzlarına basmayan hepsi gönüllerimizin kahramanı, kimilerine göre kaybeden ülkü devlerinin Akif Çöktü’yü son yolculuğuna uğurlarken göstermiş oldukları nezaketin muhteşemliğinden dolayı her birine ayrı ayrı sonsuz teşekkürü borç bilirim.

SUÇLU, BORÇLU, YALNIZ TÜRK KALMASIN

Adana Asri Mezarlığı

24.08.2007
Nejdet KANDEMİR
 

 
 
 
Ülkücü Hareketin seçkinlerinden Mehmet Akif Çöktü'nün cenaze namazı Cuma namazı sonrası Adana Asri Mezarlık Camiinde kılındı..Mehmet Akif Çöktü Asri Mezarlıkta toprağa verildi..MHP Adana il Başkanı Ahmet Erdoğan,Ceyhan Belediye Başkanı Hüseyin Özlü,MHP Yüreğir ilçe Başkanı Mustafa İzgioğlu,MHP İstanbul-Fatih ilçe Başkanı Murat Omurtag ..........Pof Dr Mustafa Kafalı,Sevgi Kafalı,Eski eğitimciler Ramiz ongun,Haluk Pirimoğlu,Hakkı Şafakses,Abdullah Kılıç,Sabri Erdem .......Ankaradan Cemil Akbulut,Seyfi Atmalıoğlu,Yavuz Selim Demirağ.....İstanbuldan Erdem Karakoç,İdris Karadağlı,Özcan Çeliksiz,Erdoğan Ulu,Metin Yıldırım,Çığır Zorlu,Ali Çolak,Yavuz Ceylan,Fuat Çakıroğlu,Tanju Pakel,Tekin Yavuz,Fatih Yüksel,Serdar Sement,Yalçın Yirmibeş göze çarpan kişilerdi...

Sevgi Kafalı ve Mustafa Kafalı'nınyürekleri bir başka yanmış
 
 
 
 
 
 


Murat Omurtag,Erdoğan Ulu,Özcan Çeliksiz
 

 

 








Bir Ülkücü Göçtü...

Oldu mu şimdi... Yakıştı mı bu sana a dost... Böyle sessiz, böylesine yalnız çekip gitmek var mıydı, akdimizde... Hani kavgamız bitmemişti... Memleket kadar büyük yumruklarımızla dövüşmeye devam edecektik hani...

Bir elin kadar kalbine yenileceğini, o dağ gibi gövdeni taşıyan, tiktaklı saatin ansızın duracağına seni musalla taşına yatıracağını bilemezdik a dost...

Daha 18’ine gelmemiştin. Ateş çemberinden zulmün gadrine uğramaktansa, zalime başkaldırmak için firara düşmüştün. Darbecilerin, haritada yerini dahi bilmediği, Afrika ülkelerine varmıştın ilkin. Dava bayrağını, Avrupa burçlarında dalgalandırmak için, Fransa’ya bir varışın vardı ki, bir sinema filmi çekilirdi yaşadıklarından. Senin Paris’i titrettiğini, Eiffel kulesini sarstığını cümle alem bilirken, plazada keyif çatanların, duymazlıktan gelişini unutmuyoruz. Sana göre görevdi. Son anına kadar askerlik görevi bu kadar da uzamazdı ki... Tezkere almak gibi bir hedefin olmadığı için, inanç adına sivil de olamadın be dost.

Promosyonlu sahte kahramanların sermayesine göz ucuyla bile bakmazdın. Sessizliğin ve yalnızlığın tavana vurduğu sürgün günlerine dair ser verip, sır vermedin hiç. Tunuslu, Faslı, Cezayirli, İtalyan Yunan ve Fransızların anlatımıyla,  “Aziz”  olarak tanırdı gurbet ellerdekiler. Bam teline basmaya kalkışanlar, güneşin bir daha doğuşunu göremeyeceğini bellemişti. Daha doğrusu belletmiştin. Kabus olup düşlerine bile çökmüştün. Korku salıp çökertmiştin densizliği.

Mehmet Akif Çöktü... Fikrinle yüz binlerle aynı safta yürürken, eyleminde yalnız adam. Kendisine yakışmayan ölüme de yapayalnız yiğitçe gitti ve bir ülkücü göçtü...

Dava adamlığın zaman, mekan ve ortama göre değişkin bir tavır değil de, her daim ve her şartta dimdik kalabilmek olabilmek olduğunu sergileye sergileye gitti.

Gadasını aldığım gardaşım; sabahın ışığı yüzüne vurmadan çıktın evden ha... Yapayalnız dimdik vardığın hastanede koca gövdeni sedyeden kaldıramayan kalbine ben şimdi ne diyeyim.
Niyazi’ye ne dedin? Almıla seni yine gurbet ellerde firara gittiğini mi zannedecek? Leyla gelin kapının çalınacağını daha kaç yıl bekleyecek? Sevgi ablam şaka yaptığını sanıyor hâlâ... Uyuyor gibiydin bembeyaz kefenin içinde, yüzü soğuk dedikleri ölüm sana hiç yakışmadı a dost. Vefasızlığın, kahrın, isyanların yorduğu yüreğin seni ancak bu kadar taşıyabildi ha. Sağlığında bir araya getiremediğin kişiler, cenazende omuz omuza saf tuttular. Hareketimizin önünü tıkayanlar yüzünden tıkanan damarların bize yadigar kaldı.

Sen gittin...  Birer birer eksiliyoruz a dost. Yokluğunun acısı çöktü yüreğimize. Daha ne kadar kalırız bu alemde bilmiyorum. Adana Asri Mezarlığı’na bedenini gömdük. Ama ruhun ömrümüz boyunca incitecek hepimizi. Vayy be; Mehmet Akif Çöktü

Yiğit ülkücü göçtü
Doğrusu göçüp giden gerçek bir ülkücünün naçiz bedeni değil. Son dönemde yıpranmış, sağından solundan tırtıklanmış mecrası değiştirilmeye kalkışılınca “yatağında kırgın akan ırmak” haline dönüşmüş hareketin mensupları göçtüğünü duydular. Senin gibi  “Yörük”  için kalkıp göç eylemek, fermana başkaldırıp dağları mesken seçmekti. Lakin kahırla çöktüğün sedyeden kalkamadın... Belki de kalkmak istemedin. Yurdun ve dağlarında töre kalktığı, at izinin it izine karıştığı, kurt seslerinin beşik ürümesine dönüşmesi vurmuştu seni. İlinde gayri kan kusup töre konuşmadığı için kırgındın, yaralıydın vesselam. İtin çakalın önünde oyuncak olmaktansa, bozkurt gibi dağların kabuğuna çekilmek adına sessiz ve yalnız ölüme yürüdün. Mehmet Akif Çöktü, bir ülkücü göçtü.

Yavuz Selim DEMİRAĞ

yenicag@yenicaggazetesi.com.tr

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

30 AĞUSTOS ZAFERİ'NİN DOĞUŞU (Başbuğ)

 (*) İlk yayın tarihi : 30 Ağustos 1952

Celadet ve kahramanlıkla şahlanmayan milletler, ebedî bir karanlığa mahkumdurlar.

Milletleri yaşatan ve yükseltenler, kahramanlardır. Milletlere yol gösterenler, zafer kapılarını açanlar, tarihlere şan verenler, yine kahramanlardır. İnsanlığın kaderine hükmedenler, medeniyet ufuklarına ışık tutanlar ise yine, kahramanlardır.

Türk tarihi, yüce bîr kahramanlık menkıbesi olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti de, baştanbaşa, eşsiz kahramanlar tarafından meydana getirilen bir eserdir. Bu eserin talih güneşi, 30 Ağustos 1922'de, Dumlupınar'da kan ve ateşler içinden yükselerek doğmuştur.

30 Ağustos, devletimiz için, hiç şüphesiz her şeydir.

30 Ağustos, hiç şüphesiz eşsiz bir kahramanlık abidesidir. Kahraman bir milletin, kahraman evlatlarının, asil gayeler uğrunda hayatlarım feda ederek inşa ettikleri bu abide, hayrın şerre, faziletin alçaklığa üstün bulunduğunun... Türklüğün yenilmez olduğunun, parlak bir ispatı ve ifadesidir.

Bugün bu büyük zaferin hatırasını, gurur ve saygı ile selamlarken, uzak tarihimizde cereyan etmiş olan, tıpkı bunun gibi, başka bir kahramanlık vakası da, gözümüzün önünde canlanmaktadır.

680 yılındayız... Çinliler bütün Gök Türk devletini istila etmişler. Türk yurdunun. üzerine koyu bir karanlık çökmüş. Ordu dağılmış, istiklal güneşi gurup etmiş. Her yerden zincir sesleri geliyor. Artık Türk milletinin sonu gelmiş gibi görünüyor. İşte bu sırada, daima dünyaya büyük kahramanlar yetiştirmiş olan Türklüğün bağrından, yeni bir kahraman doğdu. İLTERİŞ KUTLUK adındaki bir Türk oğlu, bütün ümitlerin söndüğü bir anda, kurtuluş bayrağını açarak ortaya atılıyor. Etrafında kendisi ile beraber onyedi kişi, koca Çin İmparatorluğuna karşı baş kaldırıyorlar.

Milyonluk Çin devletine karşı, onyedi Türk, savaşa koyuluyor. Önlerine çıkan düşman kuvvetleriyle yılmadan döğüşüyorlar. 17 kişi bir müddet sonra 70 ve daha sonra 700 oluyor ve gittikçe çoğalıyorlar. Bir yıl kadar devam eden, kahramanca savaşlar sonunda nihayet Türk milleti, yeniden hürriyetine kavuruyor ve İLTERİŞ KUTLUK, Türk devletine KAĞAN oluyor. Burada, birkaç sözle özetlediğim şu büyük olay, diğer milletlerin tarihlerinde eşine ender rastlanabilen, şanlı bir destandır.

Bu şanlı destanın meydana geldiği tarihten 1240 yıl kadar sonra Türk milleti, aynı şekilde bir felaketle karşılaştı.

1919 yılında, yani bundan yıllarca önce, verilen sözü namus sayarak, silahı elden bıraktığımız bir sırada, yeniden taarruza uğradık.

"Anadolu’ya medeniyet götürüyoruz" gibi inanılmayacak iddialar öne sürülerek köylerimiz yakılıyor şehirlerimiz yakılıyor, kadınlarımız en şeni tecavüzlere uğruyordu. Erkeklerimize hakaretler yağdırılıyor ve hamile gelinlerimiz karınları deşilerek öldürülüyordu. Böylece medeniyet namı altında, insanlık için yüz karası teşkil eden cinayetler irtikap ediliyordu. Bütün bunların bir tek hedefi vardı: Türk milleti yok etmek ve esaret altına almak... Fakat tarihi şanlar, zaferler, parlak günlerle dolu; büyük Türk milleti, kanayan yaralarına bakmaksızın, başını Bozkurtlar gibi yeniden göklere dikti ve şahlandı... Atalarından kendine miras kalmış olan ebedi ve şanlı parolayı, ufuklardan ufuklara doğru haykırdı: Ya istiklal, ya Ölüm...

Yurdumuzun her tarafında, kadınlarımız ve çocuklarımızla, taşımızla, toprağımızla birlikte, düşmanlara karşı savaşlar başladı. İstilacılar her gün yeni bir darbe ile kayıplara uğratıldı.

Yıllarca süren mücadelelerden sonra, nihayet "düşmanı Anadolu’nun harimi ismetinde boğmak zamanı" geldi. 26 Ağustos sabahı, büyük Türk taarruzu başladı. Türk ordusu, eski çağlarda olduğu gibi yine zafer kartalının peşinden koşuyordu. Bütün millet, vatan sevgisiyle, hürriyet ve istiklal aşkıyla, düğüne gider gibi savaşa gidiyordu...

"Savaşmaktan kaçınır kim varsa alnı kara;
Savaşmağı bilenler, hükmeder topraklara..."

Türk milleti hiç bir zaman savaştan çekinmemişti. Şimdi de bütün yokluklara rağmen, düşmana doğru ileri atılıyordu.

"Maziye sor, ecdadımı söyler sana kimdi;
Bir bitmez ufuktum. Kürre vaktiyle benimdi
Tufanlar, alevler beni bir kal'a sanırdı.
Taçlar uçuşur, dalgalanır, parçalanırdı.
Kahhar atımın kanlı, kıvılcımlı izinde,
Bir başka denizdim, ebediyet denizinde...
Çarpardı göğün kalbi, hilalin avuçunda;
Titrerdi yerin tali, merminin uçunda...
Günler elimin çizdiği yerlerden akardı;
Üç kıtada korkunç atımın izleri vardı...
Üstünde uçarken o neşibin, bu firazın,
En şanlı şehametli hükümdarına arzın,
Tek bir bakışım, sanki inayetti, keremdi :
İklili hediyemdi, arazisi hibemdi...
Hançerdi hayalim, bütün akvam ona kındı...
Baştanbaşa dünya bir esirimdi, kadındı...
Asabına nabzımdaki ahengi verirdim.
Kast eylediğim şekli verir, rengi verirdim.
Cihan bilir iclalimi, ben böyle değildim..."

diye dağdan dağa, fırtına gibi gürlüyordu.

"Nice şanlar alınır, nice canlar verilir."
mısralarındaki ifadeye uygun olarak, Türk çocukları kahramanca dövüşüyorlardı. İstiklal ve hürriyet için, millet için, al bayrak için, göz kırpmadan, yılmadan saldırıyorlar ve bu uğurda can veriyorlar, şan alıyorlardı. Erler, subaylar, astsubaylar, kumandanlar, kadınlar, ihtiyarlar ve çocuklar, hepsi yan yana, omuz omuza, birbirleriyle kahramanlık ve fedakarlık yarışında bulunuyorlardı. Fakat, aynı soydan, aynı kandan, aynı milletin çocukları olan bu insanlar, doludizgin yarışıyorlar ve yine de atbaşı beraber gidiyorlardı. Hepsi birbirlerinden üstün hepsi birbirlerinden fedakar, bu şehitler gaziler ordusunun, sayılan yüzbinleri aşan kahramanlarını ve başardıkları büyük işleri, ayrı ayrı saymaya imkan yoktur. Tarihin koynunda yatmakta olan bu kahramanların künye defterini rast gele açarak, önüme çıkan bir iki isim okuyacağım:

İşte Bayburtlu Ziver oğlu Yzb. Agah. 36. Alay 6 ncı bölük kumandanı... 26 Ağustosta, bölüğü ile taarruza katıldı ve en şiddetli ateşler altında, bölüğünü yıldırım gibi düşman siperlerine ulaştırdı. Bölük vazifesini akşama kadar mükemmelen yaptı. Gece olunca, Yzb. Agah'ın bölüğünü istirahat için geriye almak istemişlerdi. Bunu duyar duymaz Yzb. Agah, bir solukta alay kumandanının çadırına girdi. Yalvardı yakardı, bölüğünün ve kendisinin taarruzdan geri bırakılmamasını diledi ve nihayet dileğini kabul ettirdi.

Sabaha karşı, Yzb. Agah, bölüğünü tekrar hücum hattına soktu. Bu esnada kalçasından bir kurşunla vuruldu. Fakat hiç sesini çıkarmadan taarruza katıldı. Güzel bir şevki idare ile, kısa zamanda KURTKAYA tepesini zaptetti. Düşmandan ele geçirdiği bir bomba tüfeği ile, bu zaferini hemen geriye haber verdi. Kalçasındaki yara acıyor ve kanıyordu. Fakat bunun ne ehemmiyeti vardı. O şevk ile savaşarak düşman derinliğine ilerlemekte devam ediyordu. Tam bu sırada, hain bir kurşun gelerek Agah'ın asil ve şerefli basını buldu, onu yere serdi. Yzb. Agah, başçavuşundan bir yudum su istedikten sonra, ona hitaben: "Başçavuş ben gidiyorum... Allah’a ısmarladık. Bölüğe selam ve intikam..." diyerek Tanrıya ulaştı.

İşte sizlere, 30 Ağustosu yaratan kahramanları künye defterinden bir başka yaprak daha. Vezirköprü’nün SARIALAN köyünden Kara İsmail Bölüğü ile birçok muharebelere girmiş ve kahramanca dövüşmüş bir asker... 29 Ağustos muharebelerinde, bölüğünün kumandanı ve bölüğün diğer subayları şehit olmuştu. Bölük muharebe meydanında, kaptansız gemi gibi başsız kalmış ve duraklamıştı. İsmail çavuş birdenbire ileriye atıldı ve tunç sesi ile "Arkadaşlar, analarımız bizi bugün için doğurdu... Haydin kardeşlerim ileri..." diye gürledi ve böylece bölüğünü fırtına gibi, düşmanın üzerine hücuma kaldırdı.

29 Ağustos günü akşama doğru, birçok başarılar elde ettikten sonra, bu kahraman çavuşda, düşmanla göğüs göğüse dövüşürken şehit oldu.

Bunlar gibi daha pek çok misaller sıralanabilir. Fakat her biri, ayrı bir kahraman olan bir milletin her ferdini teker teker anlatmaya imkan yok...

İman ve kahramanlıkla yapılan birçok savaşlardan sonra, nihayet büyük gün geldi. 30 Ağustos günü, düşmanın artık tutunacak hiçbir yeri ve hiçbir istinatgahı kalmamıştı. Her tarafı çember içine alınmıştı. Güneş batıp karanlık indiği zaman, büyük kısmı ile imha edilmiş bulunuyordu. Böylece birkaç yıldan beri yere düşer gibi olan Al Bayrağımız yeniden şanla ve zaferle göklere yükselmişti ve bir daha inmemek üzere... Ebediyen vatan ufuklarında dalgalanmak üzere, yükselmişti. Bu şanlı bu şerefli Albayrak, o günden beri başımızın üstünde, yüzyılların ötesine bakarak dalgalanmaktadır ve ebediyete kadar da dalgalanacaktır. Çünkü onu 30 Ağustos 1922'de göklere yükselten şehit ve gazi, milyonlarca Türk, kıymetli bir şairimizin, şu güzel mısralarla ifadelendirdiği şekilde, millî bir and içmişlerdi:

"Düşmez yere haşa, o bizim bayrağımızdır.
Bir fecr olarak doğmadadır her dağımızdan...
Ayyıldız, o mazideki bir süstür emin ol,
Atide güneşler doğacak bayrağımızdan...
Altında yatarken de bizimdir yerin üstü.
Bir Kal'a olur toprağımız vecde gelirde...
Dağlar, kayalar göğsümüz üstünde tepinse,
Düşmanları, biz ram ederiz kan kesilir de.
Deryaları kan, taşları bitmez kemik olsa...
Bin son nefesin aynı olup, bitse nesimi
Ölmez bu vatan... Farzımuhal ölse de hatta
Çekmez kürrenin sırtı, o tabutu cesimi... (*)

(*) İlk yayın tarihi : 30 Ağustos/1952

Başbuğ Alparslan Türkeş
Kaynak: Gönül Seferberliğine, Syf: 38,39,40,41,42,43,44

KAYNAK. www.basbug.net

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

Serik Yağlı Pehlivan Güreşleri nin II.si Muhteşem di MHP li bele

Birincisi geçen yıl Ağustos ayında yapılan Serik Yağlı Pehlivan Güreşleri’nin ikincisi 19 Ağustos Pazar günü Serik 100. Yıl Stadyumunda gerçekleştirildi

Resimleri Büyütmek için Resimlerin üstüne tıklayınız

2. Serik Yağlı Güreşleri sona erdi. Başpehlivanlığını Osman Aynur`un kazandığı müsabakalarda Belek Belediye Başkanı Yusuf Mecek güreş ağası oldu.
Antalya`nın Serik ilçesinde bu yıl ikincisi düzenlenen yağlı pehlivan güreşleri Serik 100. Yıl Stadı`nda yapıldı. Güreşleri, İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Süleyman Tomas, MHP Antalya milletvekilleri Mehmet Günal ve Hüseyin Yıldız, MHP Antalya İl Başkanı, çevre ilçe ve beldelerin belediye başkanları ve çok sayıda vatandaş izledi.


Serik Belediye Başkanı Mehmet Habalı yaptığı açıklamada, güreşlerin düzenlenmesinde emeği geçenlere teşekkür etti. Serik Yağlı Güreşleri Ağalığı için Belek Belediye Başkanı Yusuf Mecek, geçen yılın güreş ağası Mahmut Yağcılar, iş adamları Mithat Yılmaz ile Halil Bulut katıldı. Açık artırmaya çıkarılan koçu Belek Belediye Başkanı Mecek 110 bin YTL aldı ve güreş ağası oldu.
41`i baş pehlivan olmak üzere toplam 465 sporcunun katıldığı güreşlerde, Başpehlivanlık için Osman Aynur ile Bayram Ertan karşılaştı. Rakibini `altın` puanla yenen Aynur başpehlivanlığı kazandı. Bayram Ertan ikinci olurken, üçüncülüğü ise Mustafa Kemal Karaboğa ile Ekrem Yavuz paylaştı.
Baş pehlivan Aynur`un altın kemerini Serik Belediye Başkanı Mehmet Habalı taktı. Bu arada seyirciler de aşırı sıcak nedeniyle su sıkılarak serinletilmeye çalışıldı. Serik güreşlerinde diğer branşlarda birinci olan güreşçilerin isimleri de şöyle:
``Başaltı Serhat Gökmen, büyük orta Faruk Koca, küçük orta büyük boy Orhan Okulu, küçük orta küçük boy Oğuz Kara, deste büyük boy Mustafa Seçim, deste orta boy Ahmet Ercan, deste küçük boy Şahin Bilici, tozkoparan Hüseyin Yellice, teşvik Musa Elmas, minik 3 Kürşat Korkmaz, minik 2 Ömer Keleş, minik 1 Alihan Ural, büyük yıldız İsa Gökçe, küçük yıldız Mecit Uysal.

Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

<Önceki Yazılar |