TÜRK İSLAM ÜLKÜCÜLERİ

“Bir başka” veya,”Öğrenmeyi Öğrenmede Alternat

Yaratılışın özü, neyim, kimim ve nedir, idrakine ulaşma, öğrendikleri, anladıklarıyla yaşantısına yön verme ve iman etmedir. Kutsal Kitab’ımızda yüce Yaratıcımız bizleri çok kere sorularla uyandırır. ”Akıl edemediniz mi?”(36/62) Sorulardan idrake, idrakten inanca ve davranışa dönüşecek yaşantımızda duygu, düşünce, davranış içiçe bir durumdur. Daha ziyade meraklısına veya üniversite öğrencilerine yönelik, ”Öğrenmeyi Öğrenmede Alternatif yaklaşımlar” kitabında Nazmi Şimşek, (Asil yayın dağıtım, 2007, Ank) başlıca öğrenmeyi incelemiş, irdelemiştir.

Şimşek, öğrenmeyi değişik vecheleriyle irdeleyen eserinde öğrenme türlerini, bu arada insan zekâsını başka başka özellikleriyle ele almıştır. Nihayet “alternatif”, yani, ”başkaca”, ”bir başka”, ”mukabil öğrenme...”

İlk insandan günümüze, ilk çağdan bugünlere hem insan hem insanlık, özelde de zekâ ve Devamını Okumak için Tıklayınız

4/8/2007 | Kategori: Muhittin ARAR | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

MUHİTTİN ARAR -ÇIKIŞ YOLUNA DAİR- ilk III Bölüm

        Değerli Hocamız Muhittin Arar'ın

       "Çıkış Yoluna  Dair "Kitabından ilk

       üç bölüm... Kendisine Teşekkür        

                 ediyoruz                        

 

 

Çıkış Yoluna Dair

***

 

 

Türk’ün Yeni Turanı

Konuşmalar-1-

İnsanlığın geçmişinden Türk milletini çıkardığımız zaman pek de değerlendirilecek tarafı kalmayacak. Yalnız bizlerin değil, tarihin değişik cepheleriyle uğraşan bilim adamlarının da tespiti budur.

Uzun asırlar boyunca Türk Milleti’nin üç kıtada devletler kurma yeteneği, imanı aynı zamanda bir medeniyet, kültür, sanat, yani insanlık tarihidir de. Gerçeğin bir tarafı var ki, üzerinde çok düşünülmesi gereken bir husustur. Tarihin yakın asırlarına dönüp baktığımızda yine Türk var, ama hep soykırıma uğramış, kültür ve medeniyeti kıskançlığa uğramış; hakkı yenilmiş bir Türklük... Akif’in, Safahat’ında belirttiği üç asırlık gerilik, bilimsel yaklaşım ve daha ziyade teknikle de ilgilidir. Başbuğun pek çok konuşmasında olsun, görüşmelerinde dile getirdiği işin bu kısmı dehşet vericidir:

”Viyana bozgunundan sonra başımıza gelen hallerin bir kesiti başka bir kavmin, bir başka milletin başına gelseydi doğrulur, ayağa kalkar, kendine gelirdi...”

Milletimiz bekliyor; tarlası, ekini her yıl kuraklığa, sele tutulan çiftçinin yüreğine ektiği buyılcık benzeri. Gençlik, aksakallar bekleyip duruyor... Milletimiz Anadolu’da olsun Dört Cihanda bir türlü silkinip doğrulamamıştır.

Üç asırdır beklenen....

Bildiğimiz bu: Tam üç asırdır ruhundaki azameti gerçekleştirmek, milletine ve insanlığa sahip çıkmanın hayalini kuruyor, çabalıyor, henüz çağı yakalayabilmiş değildir... Bu uzun asırlarda, bir yandan yine üç kıtada maddi manevi soykırıma tabi tutulmuş; Viyana’daki geri sekme hem Balkanlar’dan ta Batı içlerine kadar olan bu büyük Turan coğrafyasında günümüze kadar defalarca toplu sürgünlere, katliamlara uğratılmıştır. Hele 19. Asır,”Osmanlı’nın en uzun asrı” olmuştur. Osmanlının ve umum Türklüğün... Muzdarip Akif’in bir kaç dizesi:

“Ne bir yaşında masum için beşikte hayat;

Ne seksenindeki mazlum için eşikte necat;

O baltalarla kesiktir;bu süngülerle delik deşik...

Öbek öbek duruyor kanla kemik!”

D.Mehmet Doğan’ın yorumladığı bir kaynağı hatırlatmak ve bir başka bir yönüyle düşünmek gereklidir. ”Ölüm ve Sürgün”. Amerikalı bir ilim adamı yazmış: Justin McCarthy. Osmanlı Türkünün etnik ve kültürel olarak temizlenmesi, yok edilişi, katliamlara uğrayışı uzun bir süreçte anlatılmış:1821-1922. Evladı Fatihan topraklarından sökülüp atılmamız sistemli, devamlı ve adeta binlerce yıllık bir kinin, aşağılık duygusu ve histeri nöbetlerine dönüşmüştür. Raporlara bakıyoruz:

”Üç gün boyunca, asırlardır bu topraklarda yaşayan zavallı Türkler, bir vahşet güruhunun şehvetine ve zevkine teslim edildiler. Ne cinsiyet, ne de yaş bakımından bir ayırım yapılmadan....”

Dokuz cephede kaybettiğimiz üçbuçuk milyon mehmetçik...

Bu hep bu şekilde yaşanmıştır Türk’ün adalet ve hakimiyetinden mahrum hadiselerde. Yine, üzerinde doğru dürüst çalışma yapılmamış bir I.Dünya Savaşı var... Savaşımız olmuş, bize ait bir gerekçe yokken. Tam dokuz cephede çarpışmak durumunda kalmış üç buçuk milyon Osmanlı Ordusunun yarısı yok edilmiştir/ yok olmuştur.

Bunların yarısına yakını tüm cephelerde tutsak düşmüş kahir ekseriyeti geri dönmemiş, ne oldukları bilinmemiştir. İhtimal çoğunluğu kötü muamele, açlık, bulaşıcı hastalık sonucu toplu ölümlere uğramış/ uğratılmıştır.

Öncesine bakın, içimizde çöreklenmiş güruhu bugünlere bakarak ta anlayabiliriz: Yöntemleri, etkileri günümüzde de tartışılan “Yeraltı örgütlerinin emrindeki” Hareket Ordusu denilen güruhun çoğunluğu yahudi, sırp, rum kökenlidir; bir bahaneyle Payitahtı basmış, Türk Avcı Taburlarını yerle bir etmiş, İstanbul’u yağmalamışlar, ardından Abdulhamit’i yerinden ederek başa İttihat Terakki’yi oturtmuşlardır.

sa sürede kaybedilen tam onbir milyon kilometre karelik vatan toprağı...

Ve, devamında kısa sürede kaybedilen vatan toprakları öyle sayıya, rakama gelir cinsten değildir; on milyon kilometrekare vatan toprağı. Bu kaç yıl içerisinde tüm yaşananlar Türk için, Osmanlı için can pazarıdır. Romanı, hikâyeleri, şiirleri, hatıraları ya yazılmamış; veya yazılanlar bir yerde tutulmuş bu günlere ulaşmamış/ ulaştırılmamıştır.

şünün:

Muadele dönemini “Nobel’e talip olma adına romanlaştıran, kitaplaştıran”ları, işin bu tarafı hiç ilgilendirmemiştir. Soykırıma uğrayan, milyonları esaret günlerinde yok edilen Türk’e, Osmanlıya bakmamıştır.

Bakamazlar bu zürriyetsizler!...

rtlanın, çakalın ceylana şiir yazacak hali yok ya!..

Bu kalem erbabının ruh kökünde Türk’ü Balkanlarda doğrayan, Kırım’da kırıma uğratanların kanı ruhu vardır; Filistin’de, Bağdat’ta en vahşi, en alçak katliam ötesi işleri yapanlara hayret etmemek gerekir. Nedeni mi? en vahşi hayvanların her türlü genetiğini taşırlar da ondan...

Evet, Uluslararası sözleşmelere, savaş hukukuna karşın “1913 yılının nisanında tutsak düşmüş askerlerin ancak yarısı sağ kalabilmişti” Bir başka ifade ile yarısı ölmüş, öldürülmüştür. Bu öldürülen mehmetçiklerdi, Türk çocuklarıydı!.. Atina, Selanik, İşkodra ve neredeyse umum Balkanlarda Türk çoğunluk yaşarken çok kısa bir zaman içerisinde akla gelen gelmeyen her türlü soykırımla Türklük bu coğrafyadan silinmeye çalışılmıştır –hani deniyor ya,- ”Hür dünyanın gözleri önünde(!)”

Bir kaynak...

Tabi öyle bir dünya hiç olmamıştır. Bu dehşet görüntüler sürüp gelmiştir günümüze kadar.

1921-26 yılları yine bizler için muhacerat günleridir. Kaçmak durumunda kalanların, muhacir duruma düşenlerin üçte biri can vermiştir. İkinci dünya savaşı yıllarında Kırım’ın kırılması. Evlerinden alınıp tiren katarlarına doldurulan milyonlar Sibirya’dan, Türkistan’a... dünyanın bir yarısına sürülmüş, atılmıştır; açlık, soğuk, işkence kaderleri olmuştur. Ailelerin parçalanması, taş ocaklarındaki esaret günleri romanlara, dizi filimlere konu olmuş,olacaktır da...

Tüm olup bitenlere karşın, eski vatan topraklarımız Batı Tırakya ve Bulgaristan’da Türk çoğunluk varlığını sürdürmüş, 1952 tarihli bir araştırma-kitapta buradaki Türk varlığının yine de yüzde elli iki olduğunu ifade etmem hayretinize gidebilir.

Öğrencilik yıllarımız. Her fırsatta uğramaya çalıştığımız Bizim Anadolu’nun emektarı ağabeyimiz Mehmet Ali Yörük. Koca Yörük Ali Efenin oğlu, ta o günlerde bahsini ettiğimiz kaynağı gösterirken yanaklarından süzülen yaşlar, cümle geçmiş ve geleceği anlatır gibiydi...

Gâvur zevki...

Evlad-ı Fatihan topraklarında, toprağımız, bu vatan topraklarında, vatanımızda Rus destekli soykırım ve eritmeler sürüp gelmiştir... En son 90’lı yıllardaki ABD-Rus çekişmesinin ortasında Balkan Türklüğü yeni sürgünleri, soykırımları yaşamıştır.

brıs’ta olup bitenler hafızalarımızda, şu dakikalarda da yaşanan vahşet: ABD-İngiliz-İsrail ve yandaşlarının bir oldu bitti ile girdiği bizim can topraklarımız Musul Vilayeti, Basra, Bağdat kana boyanıyor; ezeli zevkleridir; suçlu suçsuz ölümüne karar verdiklerini bir ipe çekip kurşunlamazlar, zevkine varacaklardır...

Roma’da kan şöleni yapar bu it soyu, sırtlan enikleri... ladyatörler, kıral ve halkın coşkusu arasında paramparça edilen insanlar: Ne vahşet zevkidir hayvandan aşağıların. Hep “özgürlük, hak, hukuk adınadır” kadim tarih boyunca ...

D.Mehmet Doğan, ”Yüzyılın Soykırımı”nda daha çok dil, yani Türkçe üzerinde durmuştur: Türkçenin umum Türk-Osmanlı topraklarında yok edilişi, ezilişi . Sonkale olarak gördüğümüz Türkêli (Türkiye)de.... Türklüğün tarihi ve kültürel mirası sistemli bir şekilde yok edilmiş, daha doğrusu yok edilmeye çalışılmıştır...

Bu durum Balkanlarda, Kafkasya’nın her yakasında Türkistan içlerinde, bugün bazı devletlerin varlığı söz konusu edilen güney toprakları-mızda, Mısır’da, Trablusgarp’ta fazla değişmemiş, Peygamber toprağı Mekke’de, Cidde’de aynıyla sürüp gelmiş, yakın zamanda yıllarca çırpındığımız üzüntü, Bosna, Üsküp, Kosova aynı cümledendir...

Şimdi de doğal ve kalbi vatan topraklarımız Kerkük, Telafer’den Basra’ya kadar…

Kitlesel imhalar, dilinin irfanının yasaklanması ortada; yol, köprü, han, hamam, kale, hatta mübarek camilerine kadar ne varsa siliniyor, silinmek isteniyor. Türk çizgisi taşıyan evler yıkılıyor, mezarlıklara botanik bahçeleri yapılıyor, cami ve mescitler ya yerle bir ediliyor veya bar, içki mahzenlerine çevrildi/ çevriliyor.

Bunlar milletimizi tam üç asırdır kahreden kötü kaderdir. Kültürel soykırım, yani “Türk’ün kırımı” neredeyse hakim olmadığımız, elden çıkan tüm yadigar topraklarda değişik yüzüyle kaderimiz gibi; inletiyor milletimizi...

Türkçe ve Türk kıskançlığı...

Fars bağnazlığının şımarttığı İran’da 30 milyon Türk dilinden, kültüründen mahrumdur; emek vererek kalkınmalarına katkıda bulunduğumuz, Batı Avrupa’da yaşayan milyonlarca Türk, gerektiği zaman silinip atılacak kadar zayıf ve hukuksuzlar, eğitim dili olarak Türkçe yasaktır.

Türk kıskançlığı bu kadar da değildir; kardeş Pakistan’a bir bakın:

Keşmir hadisesinden dolayı –gerçekte yüz milyondan fazla tarih öncesi Turani boylarını varlığına şahit olduğumuz; Türkişler, Karahanlılar ve Babür çocuklarının devletler kurduğu, medeniyetler ürettiği- Hint-Türk devletine gözucuyla bile selam vermediğimiz halde-Afganistan’ın içkarışıklığında, oradaki Türkmen ve Özbek’lerin perişan olması pilanlarına -ki ABD pilanıdır- alet olmadılar ?

Kosova’sında, Makedon’unda bile oradaki Türkler için eğitim dili olarak Türkçe yasaklanmaya kalkışılır; Lübnan’ı, Rum’un yardakçılığına soyunur... Her dakika sinir bozmaya yönelik bir kırıntı, bir haber gelebilir her taraftan. İçeriden dışarıdan...

Şu petrol antlaşması güya Türk- Kıbrıs denizlerinde...

Aynı şey Kaddafi için geçerli, Ürdün, Mısır için... Üç buçuk Danimarka’sı, İsveç’i sana düşman üretir; aklı sıra seni soykırımla suçlar, topraklarının parçalanmasına gayret eder...

Yüzyıllık soykırımlara, muhacecat ve sürgünlere karşın insanlığı ilgilendiren dünyanın neresinde bir acı, ızdırap, yıkıntı olsa milletçe kulağımız, gözümüz aradadır. İnsanlığın sevincinde, üzüntüsünde ilk paylaşan, ilk karşılayan biz oluruz. Bunun nedenlerini Türk’ün ruh kökünü anlamadan kavrayamayız.

Küresel sermayenin emrindeki güçlerin olsun, Teksas kovboyları, Nazi artıkları, Sıtalin bozması ve cümlesinin asıl kızdığı husus ta bu değil mi? ” Türk’e yaptığımız kalmadı ama, onlardan bir takım değerleri silemedik...”

Çünkü; Türk’ün ruh kökünün yitirmeyeceği imandır: “İnsanlık nerede biz oradayız!...”

Ülkülerini, insanlığa ve Tanrıya olan imanlarında diz çöktüremedik. Birgün bu inanç ve ülküleri yeniden onları cihangir yapar; bir ölçüde yaşanan ”duruma el koyarlar” korkusudur.

Başka çare de yok milletimiz için.

İrlanda’daki kıtlığa, kendimizin aç kalması pahasına kayıtsız kalamayız.

Polonya’sında Leh Valesa’ların özgürlük mücadelesi yıllarca ruhumuzda yer eder. Aynı duyarlılık Filistin için, Somali’nin, Libya’nın başına bir hal gelmesin/ getirilmesin...

Endenozya’sında bir sel felaketi mi olur ilk koşan biz oluruz, milletçe işi gücü bırakır imdatlarına yetişiriz. Afrika ortalarında -İngiliz, Fıransız lejyonerlerinin kabileleri birbirine düşürmesidir- kabilelerin boğazlanmasına yanar, çare düşünürüz. Somali’ye koşar, Güney Afrika devletinin kökleşmesi için elimizden geleni yaparız. Filistin’e ağlar, açlıkla boğuşan Afrika’sına yanarız.

Vardır hikmeti:

Türk ya cihangir, fatih olacak yeryüzüne, gökyüzüne; madde ve mana ya karşı, ya da ...

radan bir yaşantı, varlık milletimize göre değilmiş, iyiki de değil... Türk’ün şuur altında yaşayan bu insanlıktan sorumluluk bilinci nedendir kaç asırdır aydınında, yöneticilerinde okunmuyor? Mermerin işlenmesi, cevherin parlamasında engeller nelerdir? Ve, acilen milletimizi kuşatan sorunlar nelerdir? İlk başta halli gereken yapmak, başarmak zorunda olduklarımız? Bu çok mühim “Türk yasası”nı dile getirmeden evvel, durumu açıklamak, hal çaresine bakmak zorundayız.

Evet, ayrık otlarına, yolumuza dökülen dikenlere, kayalara bakacağız... Yolumuzun ışıklarını, güneşini göreceğiz...

Söze başlarken yürek dağlayan, insanı insanlıktan çıkaran geçmişe ait bazı hadiselere dokunduk. Bunların ötesinde yine, bilerek, bizzat yaşayarak tespit ettiğmiz bir durum: evet, insanlığın dahi her zamankinden daha fazla Türk’e -yani Türk’ün- adalet ve merhametine muhtaç olduğu gerçeğini yadsıyamayız...

İçimizdeki zavallılar...

Yineleyelim:

İnsanlık her zamankinden daha fazla Türk’ün adalet ve muhabbetine muhtaçken biz kendi içimizde ve dışımızda bir kuşatılmışlığa uğradık. Örnek mi?!..

Devrin Başbakanlarından birisi Fıransa’yı ziyaretinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını Osmanlıdan kurtulmak olarak açıklamıştır. yardakçılık, yağcılık aşağılığıyla terennüm ederken keşki Dündar Taşer’leri de dinleyen okuyan olsaydı...

Bizlerle yaşadığı faciaya karşın, Selanik’te bir Türk yetkilinin karşısına çıkan İstanbul Rumu’nun söyledikleri insanı irkiltir.Taşer;

“Siz, mübadele diyerek bizi buraya gâvur yunanlıların arasına gönderdiniz bizi”, dediklerini anlatır... Aynı sözleri Halep’te yaşayan bir Ermeniden farkılı şekilde duyabilirsiniz, demiştir . 70’li yıllara doğru yaşadıklarından dinlediklerinden anlatmıştır...

Bunları komplekssiz belirtmekte bir zarar yoktur, görmüyoruz da...

Kestirmeden haykıralım. Türk’ün bu yeniden Türk çağını yaratmasının adı Yeni Turan’dır. Yeni Turan’da ilk başarılacak ana sorunlar, atılacak adımlar bellidir. Siz buna yeniden Türkleşmek de diyebilirsiniz: Türkçenin evvela Türkili (Türkiye’de), yetmişbeş milyonda kültürü, dili oması, yaşaması, yaşatılması.

İkinci vazgeçilmezimiz de Türk-Oğuz çocuklarının hakaniyet içerisinde maddi ve kültürel zenginlikleri işletmesi, edinmesi ve yaşatılmasıdır.

Karşımıza çıkarılan kayalar feodal yapının hastalılarının yeni tezahürü olarak kabileleşmedir. Oysa milliyetçilik başka bir şeydir.

(Pakistan zavallıdır ama... İlavesi var elbette. Afganistan’da M.Şevket Esendal görevdedir.Esen hava, yaşanan güven Türklüğün varlığıdır şahsında. Başka ülkelerin temsilcileri Afgan yetkililerle görüşmek için Türkiye Cumhuriyeti elçisine başvurmak zorundadır. Çünkü, o, Turan topraklarının dünyaya takdiminde Türk vardır; cümle halka güven ve muhabbet aşılayan...

”İkinci Adam(!)”ın ilk görevi M.Şevket Esendal’ı merkeze çekmek ve o toprakları unutturmak olmuştur.

Toprağın hem bekçisi, hem sahibi bizleriz say...

Şimdi de NATO adıyla işgören cümle kan emiciler: Ürettikleri heyuleyi takip aşkına. İnsanlıktan çıkardıkları “gericilik” ve “teröre bulaştırılan İslam’la” vuruşmak adına oradalar. Ortada barış, huzur yalanı....

NATO’nun Afganistan tezgahında Mehmetçiği alet eden Türkiye, orada aynı görevi yapmıyor mu? Yaptırmıyorlar mı?Devlet adamı” ucuzluğunda birleri oraya kıral naibi olarak gönderiliyor. Hazret, İsrail’de alıyor talimatlarını öyle yola çıkarılıyor. Sanki burada İsrail’in temsilcileri, örgütleri yokmuşcasına. Temsili bir anlamı var uğramanınç Salomon tapınağına yüz sürecek, ”Ağlama duvarı”nda kan ekilmesine yemin ettirilecektir. Kimdir bu? Güya Türkiye’nin falan filanı. Türk’ün falan uruğundan(!))

Kavram kargaşası...

Kavramların karıştığı/ karıştırıldığı bir it oyunudur yaşanan.-Bir kere milliyetçilik bütünleştirici, kaynaştırıcı, kuşatıcıdır ki, ortada dönen parçalama/ parçalanma hezeyanlarıdır...

Bunun bir çok altyapısı vardır. AB, denen rezilliğin bize örtülü olarak dayattığı, şu meşhur “kıriter” yutturmaları. Satır aralarından manşete çekilmiş ap-açık parçalama ve işgal adımları bir yana , yüzlerce yıllık bir ihmal olarak özellikle doğu ve güney doğumuzda mevcut feodalite ile, sanayileşme adıyla “küçük amerika/n” olma heves ve yutturmacası. Sermayenin, belli ailelerin, para hareketini idare eden şebekelerin eline geçirilmesidir yaşanan onca rezilllik...

Türk’ü yê anlayışı...

(Türkiye’yi, Türk yurdu’nu; “Türk’ü ye!” olarak bilen, anlayan ve yaşayan bu alçaklıklara son verilmelidir’ Ülkemizin, devletimizin adı bir kere Türkêli, Türkili olarak ilan edilmeli, başta bu güruha kabul ettirilmelidir! Parantez içi, bir ara söz olarak kaydetmeliyim.)

İçerideki tarihi, kültürel soykırımı anlatacağız yeri gelince. Bilhassa İnönü devriyle başlayan ve bu günkü –sözüm ona- “ulusalcılar”ın altkültürü, altşuuruyla yapılan, yaptıkları...

Mevcut durum budur: Milletinin bir kısmını-hayır gerçek daha başka, neredeyse yarısından fazlasını açlığa, hukuksuzluğa, hak mahrumiyetine mahrum etmiş bir anlayış, zihniyet nasıl insanlıktan söz edebilir? Milletleşme, millet kalma bu vahşetle mümkün müdür? Hayır!..

Eline yasal ipleri geçiren, her devrin vurgunu kırgını onlardan yana çalışmış ve dünyada benzeri görülmeyen bir haksızlık, hukuk-suzluk ortaya çıkmışr. Bu süreçte milletimiz neredeyse kendi içinde tutsak edilmiş, parya durumuna düşürülmüştür. Semaye, mal ve toprak milletimizin elinden bir sinsilikle alınmış, bunu muhafaza etmek için her türlü reji idaresi de sözcüleri tarafından tesis edilmiştir. Türk’ün mal mülk varlığını elde tutan 500 aileye bakınız; kaçı Türk soylu, kaçının dedesinin mezarı bu topraklardadır, kaldıki kökü kömeci bizden de olsa bakışımız değişmeyecektir.

Etkili yetkili denilen güçler de bunların arkasındadır, veya emeklilikleri halinde bu kahramanlar yağlı tarafından yeni bir saltanata konarak sömürüyü devam ettirir...

Çıplak gerçek budur.

Bu iki birbirini tetikleyen kangrenin derhal ve hemen bizzat Türk çocukları tarafından düzeltilmesi, yani adalet ve paylaşmak...

 

Aydınlanma, Teslimiyet:

-Konuşmalar-2-

Deha ve vasat insan...

Küçük kültürler deha üretebilir mi? Akıl... Aklı işletmek, akıl tutulması, akıl karışıklığı kavramaları hem ferdin hem topyekun milletin karşılaştığı bir durum mudur? Aydını, girişimcisi, yöneticisi bu karmaşayı yaşarsa nelerle karşılaşırız? Şimdi, yeryüzü insanlığı ve umum Türk dünyasının içinde bulunduğu durum bu mudur?

Şüphesiz yeryüzü insanının düştüğü buhran, tam bir akıl karışıklığıdır. Birinci derecede hem günlük hayattaki kaygıların, mutsuzluğun giderilmesi, mutluluğa dönüşmesi aydınlık kafalarla, temiz yüreklerle olur. Tersine bir durum, “kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle duyan/inanan” kadroların yokluğu bu karmaşayı arttırır.Bizdeki durum da budur.

Hayıflanıp dururuz, bizdeki buhranın kaynağı nedir, diye. Karaya vuran sebeplere bakıyoruz karşımıza çıkan en tehlikeli ve elem verici tarafı akıl karışıklığıdır. Anlaşılması için örneklemekte yarar var:

Son ayların yaşanılan sarsıcı gelişmelerinden bir “rant Dink Olayı” var. Ondan evvel çok uzun süreçte benzeri olaylar... Bir başka örneği hatırlatalım: Adına, ”İkinci Kırım vakası” denilen “1 Mart tezkeresi...”

Her kafadan bir ses çıktığı doğrudur. Küçük hesaplarla oh çeken, hayıflanan, kendini ve toplumu yanıltanlar gırra gidiyor, gidecekte...

Bu hususlara geçeceğim. Asıl amacımız bu noktalar üzerinde durmak olmadığı halde. Osmanlı Türk Devletinin umum Ortadoğu’dan tasfiye edilişi sürecine dikkat etmek gerekir, Afrika’dan, Kafkas yurtlarından...

Akıl karışıklığı....

Kimilerinin sözüm ona milliyetçi bakışla olsun, küresel güçlerin araçları gibi bakanların veya uluslararası sermayenin para ve mal hareketinin veya ülkeler, milletler üzerinde oynadığı oyunların bir parçası gibi kendini görenlerin, hemen birbirine aykırı görüşleri savunanların bir Irak’ın Kuzeyi’ne, Körfez işgaline bakışında hayıflanmaları var: “1 Mart Tezkeresi geçmeliydi.” -Veya-“1 Mart Tezkeresi niçin geçmedi?”

İçinde bulunduğumuz sıkışmanın, özellikle ABD ve müttefikleri olan İngiliz ve umum AB’nin saldırısında oyunun dışında bırakılışımızın bir ödetmesi olarak bakılabiliyor. Burada kim yanıldı-veya- kimler ihanet etti, gibi sorularla karşılaşıyoruz. Bu, gibi sorular yine belirtelim daha uzun yıllar gündemimizi işgal edecektir.

Afgan işgaline bir not düştük yukarıda. Olsun diyenler çıkacaktır...

Deniliyor, “Efendim, Türk Ordusunun mehmetçiğin Irak’a girişinde tezkerenin reddini temin eden ufuksuz CHP’lilerle – ki sırf muhalefet olsun diye, veya ucuz “ulusalcılık yapmışlardır”- özellikle AKP içerisine yuvalanmış Barzani yanlılarının yaptıklarıdır. Yine, “eğer, İşgal güçleri olan İngiliz ve ABD gurkalarıyla Türk askeri de birlikte girseydi güneyimizdeki bu ateş depremi yaşanır mıydı!?...”Yine, ” O topraklardaki kardeşlerimiz Türkmenler, münhasıran Kerkük Türkü şimdi bu perişanlığa düşer, ilerisini söyleyelim bir katliamla tehditi yaşar mıydı?Güya,“Kerkük petrollerinden payımızı alırdık. Belki de petrol boru hattının güzergahı İsrail’e yönlendirilecek. İleride olası bir kırizde petrol de temin edemeyebiliriz, filan...”

Peki, bu noktada durumu sorgulayalım:

Tezkere öncesidir.İşgal güçleri İskenderun’dan Habur’a kadar devam eden en uzun kara topraklarımız boyunca 70 bin gurkasını konuşlandırmaya kalkışmış, pek çok bina ve toprağı kiralamaya başlamıştır. Başarılsaydı, gurkaların sayısı bir kaç yüzbini geçecekti.Belli ki buralarda kalıcı olmayı hesaplamışlardı. Tırabzon Limanı, Gölcük ve Sabiha Gökçen havaalanlarının ne ilgisi vardı kullanmaları için?..

Girseler, kırık çizgilerle bir Hatay-Rize hattında kalıcı olmaya çalışacaklar ve “Turuva atı hikâyesinde olduğu gibi”, bizler, ülkemizi elimizle işgal ettirmiş olmayacak mıydık? Kışkırtmalar şimdi de sürüyor ama, bir hesaplı-kitaplı kalkışmayı üstlendiklerinde ne yapacaktık? Bu dehşetin parayla pulla telafisi düşünülebilir mi? Ne yazıkki dolar-petrol görüşmeleri, tartışmaları yaşanmıştır yüzde.

Toprağı ve özgürlüğü paraya tahvil görüntüsü...

Bunun üzerinden iç siyaset yapan/ yapacak zavallılar iyi düşünmelidir. “Tanrı milletimiz esirgemiştir”; o kadar...

Yine, Birinci Körfez kırizinde topraklarımızdaki üsler ABD tarafından kullanılmadı mı? İşgal güçleri tarafından kullanıldığını dünya âlem biliyor...

Saddam’ın bir çılgınlığıyla başlayan/ daha doğrusu başlatılan gelişmeler karşısında en çok kayba uğrayan ülke biz olmadık mı? Türk ekonomisi kontrolden çıktı neredeyse. PKK belası yeniden hortlatıldı. Mehmetçikle vuruşanlara Çekiç Güç’ün her türlü desteği verdiği bilinmeyen hususlar değildir. ABD ve işgal güçleri yine; Alman’ı, Fıransız’ı bunları yapmıştır hem topraklarımızda. Başka ülkelerde bunları eğiterek, silah ve mühimmat vererek, basın yayın araçlarıyla her türlü yıkıcı, sinir bozucu eylemleri destekleyerek saldırmış/saldırtmıştır...

Bu noktada dahi milli duruş sergilemekten aciz iktidarlar, en azından İncirlik’teki Amerikan üssünü kapatmamış, İsrail’le “silahların modernizasyonu” antlaşmasına son vermemiş, Pentagon-CIA-Mossad fitnesiyle istihbarat alışverişi, teknik yardım almak hatasına son vermemiştir.

Bu tedbirlerin gerçekleştirilmesi özgürlük adına atılmış ilk adımlardam olacaktır...

Hani bir koyup üç alıyorduk, alırdık... Yok öyle bir şey.

En az birbuçuk asırdır İngiliz Osmanlı topraklarını kan gölüne niçin çevirmişse bugün de aynı gerekçelerle buradadır: Tarihin getirdiği Türk düşmanlığı!..

Kiliselerin, yani Vatikan ve her türlü din adıyla ortaya sürülen sürülerin ve güçlerin bin yıllık bir karşılık alışı, Türk’ü bu topraklardan söküp atma iddiaları.... Petrol, kömür başta olmak üzere her türlü yer altı ve yerüstü zenginliklere konmak. İnsanlığı sömürmek, insanlığı bir mal olarak görmek....

Özal-Buşt ikilisinin kardeşliği şimdi, ne anlama gelmiştir anlamıyor muyuz? Yine denebilir; “ O gün yine ordumuz girseydi...”

Karabağ...

Şimdi de başka bir vadiden düşünmenizi istirham edeceğim: Kafkaslara, dahası Turan-Türk topraklarına ikinci İsrail olarak konuşlandırılan Emenistan bakınız. Asrın başından beri Türklüğe tehdit olarak yönlendirilmiş, onların eliyle akıl almaz vahşetleri yapmış bu insanlar. Arada Türk devlet yetkililerine yaptıkları hatırlanıyor.O kadar...

Karabağ... Azarbaycan topraklarını işgal edişleri Rus’un, Fıransız’ın emri ve desteğiyle. Orada işledikleri insanlığa, Azarbaycanlı Türk kardeşlerimize uyguladıkları tüyler ürpertici katliam ve soykırımlar, Karabağ’a ve Azarbaycan toprağının üçte birine el koyuşları... En az bunlar kadar mühim olan Türkistan’la Türkeli, yani Türkiye’nin bağını koparma, kanlı bir kılıç gibi toprakları ikiye ayırma hepinizin derinden düşündüğü, üzüldüğü hadiselerdir. İşte bu noktada İngiliz’i, bir başka gücü çıksa karşımıza?...

Evet denilebilir mi?

Mübarek Erzurum’u, Kars’ı çiğneyerek, yüzbinlerce gurkası, lejyoneri ile, -geçici de olsa- “Topraklarınıza yerleşip geçeceğiz, onlara haddini bildireceğiz. Ermenilerin, Azarbaycan topraklarını hakka hürriyete kavuşturacağız” deseler; “evet” mi diyeceksiniz?

Evet, halinde benim kanım donar .

Bakınız ibret bir açıklamayı yazıyorum şimdi , anlaşılması gerekir.

28 Nisan günü, Ankara Tandoğan’da düzenlenen bir mitingde –Mitinge ait notları bir başka yazımızda aktaracağız yine!-Irak Türkmen Cephesi’ (İTC)nce düzenlenen ,”Telafer’den Mendeli’ye Türkmenêli Türk’tür, Türk kalacaktır!” haykırışları arasında, Irak’ın kuzeyinde yaşanılan vahşete karşı “ayağa kalkma ve direniş” çağrısında, yüzbinlere haykıran Cephe temsilcisi Ahmet Muratlı Bey, olması gereken bir Türk tavrını açıklıyor:

İngiliz işgâliyle başlayan Türk/ Türkmenlere karşı işlenen sistemli katliamları/soykırımları anlatmış ve bir tespitte bulunmuştur:

“İngiliz’lerden sonra o topraklara bela edilen kukla yönetimler bizleri o topraklarda yok etmeye çalıştı. Türkmen liderler başta olmak üzere işkenceler, tutuklanmalar, toplu katliamlar birbirini izledi. Türkmen öncüler binbir işkence ve eziyetten sonra Kerkük sokaklarında gezdirildi ve kimi kurşunlara dizilerek şehit edildi, kimi idam edildi.”

“59’da, 74’te, 80’de, 90’da bu katliam ve soykırımlar, sürgünler artarak devam ettirildi.... “

“Katil Saddam zamanında bu işler daha sistemli hale getirildi; sürgünler, köy boşaltmaları, mala mülke el koymalar aldı yürüdü... O günler Irak’ın kuzeyinde yaşayan –Osmanlının hatırası olarak- aynı imanı paylaşan kurmanç kardeşlerimizi bizler korumaya çalıştık. Saddam’la birleşip onların yok edilişine çabalamadık...”

“Bakın, işgal güçlerinden sonra ortaya çıkan duruma. Zulmü yok edeceğiz, demokrasiyi getireceğiz diye Irak’ı işgal edenler kan ve gözyaşından başka bir şey vermediler. Binlerce yıldır Türk’ün himayesinde barış ve huzur içerisinde yaşayan Irak halkını parçaladılar. Aynı kıbleye inanan insanları mezhep düşmanlığı ile birbirine kırdırdılar. Bağdat kan akıyor; Telafer, Kerkük...

“Bakın, dün bize olmadık zulmü yapan Saddam’ın yok edilişinden sonra işgal güçleriyle birleşip onlara saldırmadık, işgalcilerin yanında olmadık. Çünkü biz Türk’üz, büyük milletiz. Irak’ın kuzeyine musallat edilen, esasen oradaki kardeşlerimizi temsil etmeyen bazı kimseler İşgal güçlerinin desteğinde bizi orada yok etmek istiyor. Erbil’i Türklük’ten çıkarmak, Telafer’i soykırıma uğratmak, Kerkük’ü bir oldu bittiyle teslim almak istiyorlar....”

“ Unutulmasın bizler binlerce yıl sonra o topraklarda yine olacağız. İşgal güçlerine sığınıp orada yaşayan insanlara, ayırım yapmadan söylüyorum, zulm edenler iyi hesaplamalıdır. O topraklar vatanımızdır; Türkçe bizim dilimiz, bayrağımızdır. Kerkük, Telafer namusumuzdur!”

Muratlı’dan , “Bizler aziz ve yüce bir milletin çocuklarıyız. İşin başka boyutu bizler için üç günlüktür, üç günümüzü alır. Bizler o topraklarda yaşayan herkese yardım etmek, ellerinden tutmak ve Türk’ün barışçı, adil kardeşlik anlayışıyla o topraklara sahip çıkmalıyız. Unutmayalım ki, o topraklara bizler çok önceden yerleşmiş, üzerinde beylikler, devletler kurmuşuz... O topraklar Anadolu’nun doğal uzantısıdır” benzeri açıklamalar, hatırlatma ve çağrılar...

Mitingde, o muhteşem heyecan anında, ayranımızın kabardığı demde bile dikkatle söylenen sözler, Türk’ün binlerce yıl sonrasına bir not düşmedir. Gençlik, millet, devlet, ordu...özeti maşeri bir Türk birliğininin yola çıkmada gecikemeyeceği demde bir Türk bakışını yansıtması....

Her mücadele, savaş, özgürlük, ekonomik ve toplumsal gelişme tek gücün başardığı iş değildir. Şirketlerin arkasında işgal güçleri, ordular. Zafer ordularının arkasında aydını, yöneticileri. -Bir ara söz olarak kaydetmekte yarar var.-

AB teraneleriyle düşürülen durumua bakın. Yok,”Uyum”muş. Tarihi öfke ve kinlerden kurtulma adınadır; iddia: Yanlışmış; Tarih ve Edebiyat derslerinde, kitaplarda yakın uzak geçmişimizde yaşanılan vahim hadiseleri okutmak...

Taktik beyanat...

“Para getirme” veya “ucuz parti tanıtımı” adına Kahraman Maraş, Gaziantep, Şanlıurfa direnişini çıkaracaksınız. Alçak Fıransız işgalcilerini örtbas etmek, unutturmak için ne efsaneler uyduracaksınız?. Çanakkale’yi, oradaki ruhu söndüreceksiniz...

Mustafa Kemal’in bir duyguyla kullandığı, -veya taktik bir açıklamadır sayınız- öldürülen düşman askerleri için ; ”Onlar vatanında yatıyor, merak etmeyin”sözü, karşı tarafa, o anlık ucuz bir tesellisidir; özü itibariyle doğru anlaşılmamıştır, yanlıştır...

Avusturalya, Filipin uzağından, veya Afrikadan gelecek ve mübarek Anadolu topraklarını vahşice yakıp yıkacaksın, yüzbinlerce körpe fidanı şehit edeceksin... Bizler, bu kan ekenlere çiçek verecek değildik her halde?... Bunlardan öldürülen, gebertilenler olacaktır. Köklerine kibrit suyu dökmek “bir Emr-i Hak iken!....”

Ve, aklınız vicdanınız alır mı? Kan davası peşinde olmamak başka şeydir. “Çanakkale geçilmez” destanını yazanların toprağı şimdilerde, artık, onların tören, şölen üssü mü olacaktır? Bu yetmemiş, -savaş tertibinde- yamyamların savaş kıtası, tam da koylarda gösteri yapılır, Papaz dualarıyla, ”Şafak ayini”ne çıkılır, zafer marşları çalınır...

Ne adınadır bu aşağılık anlayış? Barış mı? Para mı? Ülke tanıtımı mı?

Bin kere yazıklar olsun, bin kere şehitler adına lanetlenecek bir durumdur...

Çünkü, İngiliz hayvanlaşmasına alet edilen ilkel kabilelerden getirilip Mehmetçiğe, sivil insanlara; kadını, kızı, çocuğu kan doğrayan, toprakları-mızı yakan güruhu bir de kırmızı güllerle mi karşılasaydık? Üzüntünüz bu mu? Öykünüp duranlar, onların kerkinmesinden zevk alabilirler, ama milletimiz asla!... Bu sözler, millet için, milletimiz için: “Hesabın kitabın, ülkün davan varsa yaparsın her türlü hazırlığını, elin itinin defterini dürersin, hesabını görürsün.” El kerametiyle bir iş yapılamayacağını da anlamalıyız.

Allahın izniyle bunlar olacak. Milletler sorunlarını halleder er veya geç. Milli ülküler, sorunlar millet denilen hadise yaşadıkça bir bir gerçekleşir....

 

Soysuzluk ve dinsizlik arasında

-veya-Tercüme ,”Kargo Kültürü”

-Konuşmalar-3-

Bilim çağını yakalamayışımız, özkültürümüzü zamanın yorumuna tabi tutmama çok uzun tartışmaların, uzun bir sürecin sorunudur.

Milli değerler ve hedeflerin yeniden işlenmesi ve yaşanılır değerler haline getirilmesi yine bu konudandır. Bunların münakaşası ayrıca yapılır.

Bizim üzerinde duracağımız, asıl kırılma noktası, Mustafa Kemal’in vefatıyla başlayıp bir yerde günümüze kadar sürüp gelen durumla ilgilidir. Yerli değerleri; İslam, Türk kültürünün bertaraf edilmesi ve Türk coğrafyasını, milli ekonomiyi “kiraya vermek” dönemi ve anlayışıyla ilgili olacaktır.

Kargo kültürü...

İleride günümüzün sarası “kargo kültürü”, daha doğrusu kültürsüzlüğü üzerinde uzun uzun duracağız. 1938’lerden sonra, kendini İstiklâl kazanmış milleti ve onun devleti hükmünde saymayan, azgınlaşan, insanlığın boğazlaştığı kanlı yıllardı. Nazi Almanyasından yana mı tavır koyalım, Stalin Moskofundan mı, korkaklığına düşenler, sözde “mesenilik”, ”insaniyet”, ”ilericilik” adına müthiş bir tercüme furyasına giriştiler.

Rus’tan, Alman’dan, Yunan’dan...

O karanlık devrede “Ezan susturulmaya, Türklük tutsak edilmeğe” başlandı.

Bu tercüme anlayıştır ki, Türklük kurtulması gereken bir değersizlik sayıldı. Milletimiz adam olmaz zavallı üçüncü dünya halkı der; ülkülerimiz tehlikeli olmaktan ziyade bizleri yok edecek bir hastalık olarak takdime başlandı. “Almanya’dan damızlık getirip

neslimizi, soyumuzu ıslaha kalkışmaktan” tutun, derhal ve hemen “din dahil Batının tüm değerleri aktarılmadıkça/ alınmadıkça bir yere varamayacağımız” edepsizliği, cehaleti eğitimizi, kurumlarımızı sardı. Milletle devlet arasına uçurumlar yaratıldı.

Kahramanlarını yitiren gençlik...

Bu anlayıştır ki 60’lı yıllardan sonra “anarşist bir zihniyetin” ülkeyi perişan etmesi, sokakların, evlerdeki odaların bile bölünmesini yaşamışız; ülke bölünmenin eşiğine gelmiş, gençliğimiz perişan edilmiştir:

Türk gençliği rusçu, çinci, arnavutlukçu olabiliyor; sınıf, zümre mücadelesi vermeyi özgürlük sayıyor. Bir başka karanlıktır; kurtuluşun örnekleri olarak Kasro, Tito, Ho Şi Min, Mao, Guevera’yı örnek alıyor, diğer taraftan imanına yeni peygamberler, yeni kitaplar temine çalışıyor: Darvin, Fıroyt ve cümlesi...

İnançsızlık ve anarşizm gençliğin yöntemi, amacı, kutsalıdır artık. Başlarında koca koca ” kara cübbeliler”, siyasiler, gazeteler... Vatan, yirmibeş kuruşa satılıyor.... Gençliğin bir kısmı haklı gibi görünen taleplerde eğitimi iskata uğratmış, ardından yerli ve milli kültüre karşı güya sınıf, emek savaşımıyla karşı karşıya bırakılmıştır.

3 Mayıs’lar...

Ve, onlar gibi bakmayan “Kırk dört ruhu”yla ortaya çıkan bir gençlik vardır. En acımasız yöntemlerle birbirine saldıran gençlik bir serinkanlı düşünüş ve değerlendirmelerin dışında vuruşturulmaktadır.

Aktarma kültür...

Ve, birden bir başka tercüme, aktarma kültürü: İslam. Bu kavrama her şeyi yerleştirmeniz mümkün.Bu eyyamcı, esasında toplum ve insan sorumluluğundan çok güya nefsi ve güya öte tarifı Said Havva’lar, Abduh’lar, Kaddafiler örnek alınıyor. İhvan-ı Müslimin’e kadar...

Bizim toplumsal yapımız; geçmişimiz, coğrafyamız, ülkülerimiz yeni neslin uzağındadır; bir alıntı, tercüme reçeteyle dinlisinde de dinsizinde “kurtuluş savaşımı” ve anarşistlik sara gibi yayılmıştır...

İki cephede de soysuzluk. Soy-Türklük inkârı, milliyetsizlik; güya insaniyetçilik. “Sınıf savaşımı” veya “halkların kardeşliği”, öte cepheden başka bir hırıltı; (siyasi ümmetçilikten sözediyoruz) “Müslümanların kardeş olduğu” tezleri.

Bu iki kesimde de bir alt kültür sevdalılığıdır; Türklük; dinsizlikle veya faşizmle suçlanacak, gizli açık saldırıya uğrayacaktır... Toplumbilime ait Türk, Türkiye, Türkçe; Türk imanı ve kültürünün eseri binlerce yıllık düşünceler, eserler onların kapısından geçmeyecektir. Türk’e, kültürel değerlere gizli açık bir savaş vardır artık; Türkeli düşmanın ürettiği kendi çocuklarının elinde adeta bir istiklâl mücadelesine mecbur bırakılmıştır.

İhanetin adı kurtuluş ya da devirimler...

27 Mayıs tartışmaları bir yana, 12 eylül ve devam eden süreçte şimdi anlıyoruz ki kuşatmanın adımları güngün atılacak, ülkemizi yeni bir köksüzlük saracaktır. Sarsıcı, yıkıcı, boğucu bir tozbulutu.... Modernlik, çağdaşlık derken bir de ötesi çıktı. Tüm insanlığı sarsan bir sermaye, para... Kültürsüzlük akımı olarak her yeri kuşattı adeta. Ardından yine AB hikâyeleri ve Büyük Ortadoğu Pırojeleri filan...

Bunlara ayrıca gireceğiz.

Yazık, ki tüm dünyayı saran ve sarsan küresel güçlerin işgalinde bizim kadar bahtsızlığa düşen bir millet, bir memleket olmamıştır. Esasında Türk’ü, onun devletini de perişan eden niyetler, hareketler asla yeni değildir. Dikkatle bakıldığında görülecektir!. Dünya savaşı öncesi Osmanlı-Türk topraklarında oynanan alçakça tertipler birbirine çok benzer:

Yeri gelir “çağdaşlık” teraneleri, yerine göreşeriat”, ”demokrasi”, ”ulusalcılık...”

Unutmayalım, Osmanlıyı yıkıntıya götüren zihniyetlere, kadrolara karışmış kimseler arasında da gerçekten içtenlikle çarpışan, güya halk için çalışan kimseler vardır, ama bunlar alet olamaktan kurtulamamışlardır.

Batı aklı...

Batı aklı ile, hep sömürgecilerin aleti durumuna düşmüş/ düşürülmüşlerdir... Bu tezgahların arkasındaki aletleri görmek gibi bir görevi vardır insanımızın. Bugün nasıl, dünyayı kana boyayan kara-kızıl sömürgecilerin beynindeki şekillenme ise her zulüm, bizdeki yıkıntının arkasındayine yahudi düşüncesi, Türklüğe hasım güçler vardır/olacaktır....

Mustafa Kemal’lerden sonraki dönem: Bu asır, her beş yılı ayrı bir çizgide dursa da bir yıkımın adımlarıdır: 83, 90, 28 Şubat, 99 ve şimdiler...

Birden, bir “ulusalcılık”, yok AB’nin daha çok kuduzlaştırdığı “kültürel haklar...”; olmadı,bireysel hak ve özgürlükler” yaftasının arkasından “fedarasyon” nameleri/ naneleri... Seksen öncesine göre bahsettiğimiz ikili saldırganlığın soysuzluktan farkı yok. Biraz daha deneyim kazanılmış bir yıkıcılık.

Türk yok; Türk çocuğu yoktur ortada...

Ortada yine Türk çocuğu yoktur. Açıkça haykırıyorum. Türk Milleti, Türk Milliyetçiliği, onun imanı, hayat anlayışı, ülküleri yoktur bu hezeyan-larda. Baştan belirtelim: İsrail’in, İngiliz’in, ABD’nin yani küresel sermayenin hem Türkiye ve Türk dünyası hem de bu coğrafyada arzuladığı ateşe benzin taşıyan, çarpışırken de aynı karanlık güçlere hizmet eden bu güruhlar, Türk’ün belki de binlerce yıldır karşısına çıkan bir şansı, Turan ümidi ve heyecanını yok etmek, milleti bir yarılmanın, vatanı bölmenin oyuncağı durumundadırlar.Bunlar üzerinde duracağız yine...


 

6/5/2007 | Kategori: Muhittin ARAR | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

VAKTE DURMUŞ KARANFİLLER

VAKTE DURMUŞ KARANFİLLER

 

zıl kara gün dönümü

Derisi diken, ağzı timsahların tangosu

İte, et ikramı soylu güzelliklerden

“Çe-va-ta.. haykır tanrılığını Çe-va-ta..”

 

Neronlar, nemrutlar..

Voyvodoları alay alay,

ra sıra ak bezikli kızlar

Kurbanlıklar yağlı kendirde

Ay parçası kızların nişanlıları

Meleşmeler, güvercin havalanması..

Ceylan yurdunda;

Yerin kabuğu çatlıyor, arsızın arı...

Kandan hançerler ateşe bileniyor,

Baygın zihinlerin ağzında,

Salyalı buyruklar patlıyor..

Karanfiller pusatsız, mezar bekliyor

Kahkaha azgınları, çığlıklarla coşup

Sürdüler, sarmaladılar tahta atları...

Göz yaşı, silme ırmak..

 

Tanrı rengidir taş, toprak, kâğıt..

Gerçeğin yalanı okutulur

Yunan’dan küf, silik çizgenler

Kimyadan muaf düşünür soytarıları.

Müritleri, mavi zerreciklere göz kapatır

Sarhoş kusmuğuna belenmiş oğlanlar

Öpemezdi, paylaşamazdı

Tükürdüler can suyuna.

Katran mühürleri nasıl kaldırır cehennem?

Deşilir kalır, adımları takılır Sır’ate.

XX

Ve şampanya, rakı, şarap..

her şey afroditlere,

naylon helana, diana, kleopatre

aşhil, zeus, herkül.

külleri yedeğinde

güç bende kuvvet bende

atışları?

kim anasını kundaklayacak on ikiden

can hırıltısını almışken ihale

arbede; saf dışı veda’lar;

ve, hatta, matta uzza, latta rafta.

XX

Sorguda zerreler,

Zerre zerre bulutlar sağılmakta..

Çölde rahmet esintisi

Ebucehil artıkları bileniyor aydınlığa

lasındı Peygamber çocukları...

Vakit ikindi, kuşluk serinliğinde

Hâlâ; tangonun son perdesi

Çağların kirlettiği

demir tuzaklar küf tutmuş, erimezmiş;

Yaratan’a nispet akıllarınca;

Kanun koyucular çıyanlara

Demokratik haklar dağıtmada

Töredendi cülus

Vur patlasın, yarılsın göbekler

Yosma, zülüfler sarkar arka bahçelere.

Senliğe, yarıldı arından tohumlar

Gözyaşı; ışık ışık tekbirler; bayrak

Hakk’a yeminin kıblesi sensin

Zift gözler, kapkara yüzler ..

Bin hançeri yüreğe saplasalar da

Dayanılmaz sür’ate..

Çözülen sorularda karanfillerin düğünü

Nur ışkını yürüyüş

Zemheri ortasında güller yediveren;

Boy abdestini almadan uyanmaz çocuk,

Ve, Bilal’in sesi

 

 

Cehennem kütüğü direnir, sürünse de;

Gülümse ey akıl, yürek,

bu hüznün bayramıdır.

Erzurum’un, Urfa’nın, Kahire’nin kızları

Yüreğin sabrına karışsın

Fergana’nın, Bengal’in, Nairobi’nin toprağı açılsın.

 

Ürperiş gül müdür, bülbül müdür?!

İki damla yürek atışı; Peygamber çocukları

Ney sesi, atom nefesler size

Doğrulun, niçin bakılır saate!?..

 

6/5/2007 | Kategori: Muhittin ARAR | Yorum (yok) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı

SERDENGEÇTİLERİN TOPRAĞI Muhittin ARAR

SERDENGEÇTİLERİN

TOPRAĞI

Göçmen kuşlar örneği çoluk çocuk kalkıp buralara düşmüşlerdir.Göçmen kuş bile değiller, kuşların neticede geldikleri yerde veya döndüklerinde bir yurtları, yuvaları vardır; çer çöp te olsa. Bunların yok. Varmış gibi de yok...

Nasıl olsa yurt yuva yok, kalkıp gidelim Allah ne derse demiş, ülkenin bir ucundan bir ucuna düşmüşlerdir. Toprakların, ekinlerin bir kimseye veya bir sülaleye ait olduğu bir ilin en uzak köyünden bir şekilde buralara gelebilmiş, en azından etraftaki sebze tarlalarından meyve bahçelerinden kısmetlerini alıyor, geçiniyorlar.

Şelâlenin bir o tarafında bir bu tarafındadır bira büyümüş olanı da henüz küçük sayılanı. Kaçı kız kaçı erkek uzaktan seçilmiyor; birbirlerine karışıyorlar oyun olsun, yemek içmek için bir şeyler tedarik ederken. Kuş, göçmen kuş dedik ya, göç yolunda o kadar iç içe girer, kaynaşırlar ki...

Oyun anıdır, Ali’lerin şelaleye uğramak üzere arabalarından indikleri vakit. Kızlar, erkek çocuklar birbirlerinin üstüne toprak, çamur atıyor, kardeş kardeşe. Şelaleden avuçladıkları sudan hem içiyorlar avuç avuç, hem birbirlerini ıslatıyorlar. Oyun işte. Köylerinde başkalarının tarlasını sürerken, birbirlerine güneş altında erimiş, kupkuru topraklardan savurdukları gibi.Kendilerine ait eşekleri, atları bile olmamış; top, oyuncak almamıştı babaları. Ağaç dallarından iyi kötü oyuncak uydurdukları olmuştu çok küçüklüklerinde. Hepsi o kadar... Şimdi oyunun, bol suyun keyfinde, köylerinden ayrılmış olmayı umursamıyorlar, fazla açılmamak koşuluyla etraftan kısmetlerini alıyorlar: Tarlaların kenarına atılmış, bir yerde fazla iri olmadığı için yüke katılmayan domates, biber, patlıcanlardan...

Fazla da yığmıyorlar, şiltelerinin, denklerinin konduğu şelalenin bir kenarına. Nasıl olsa Allah versin, bol. Bahçe sahiplerinden görenlerin de bir şey dediği diyeceği yok. Ne olacak, yiyecekleri kadar değil mi, Allahın domatesi, salatalığı...

Farkındalar. Deniz dalgalarının kıyıya bu kadar karpuz, portakal sürükleyip attığı yerde insanlar cimriliği bırakın neredeyse savurgan olmalı. Baba gözlediklerinden bunları anlamış; burada yaşayan insanların savurgan olmaya-caklarına da inanıp, ”Tövbe tövbe” de demiştir, bir ara. Çocuklarına da söylemiştir, iki ayrı dünyanın olduğunu. ”Bakın işte. Bunlara dua edilir ancak.” “Merak etmeyin ” anlamına gelen bazı olaylarıyan yana getirerek...

Anne ve baba karışmıyor bir birlerine ettiklerine. İçleri bilmedikleri bir huzurla gülen, rahatlayan kadın ve eri denizin dalgalarına kaptırmış kendilerini. Sabahtan beri bir çalkalanıyor etraf, bir uykuya dalıyor.Gözleri kayıyor yine. Kenara atılan karpuz dilimleri, kırmızı kırmızı domatesler, salatalıklar, suya dalıp çıkan bir kuş türü… gerilerinden gelip geçen kamyonların koca gürültüleri, vın diye geçen taksiler umurlarında olmuyor.Arada bir sesleri yükselirse çocuklarına bakıyorlar.

Sesler çoğalmıştır.

Olur ya. Etraftan kızanlar olmasın...

Ali, bir vakittir şelale sularının denize döküldüğü yere gelmeyişi.Taksinin arkasında bir kaç karpuzları vardır. Havaların iyice ısındığı bu günlerde şelale başında karpuz yemenin keyfini sürmek herkesin aklındadır. Bu kalabalık.. kalabalıktan ziyade bu yöreye ait olmadığı anlaşılan; babalarının ayağında değişik bir şalvar var. Uzun etekleriyle, eşinin yanına çökmüş, bir naylon leğenin içerisinde fasulye ayıklayan kadın da çocukların annesi. Etek uçları toprağa yayılı kadının ayak parmakları görünmüyor. Bunların yanında bu zevk, biraz ayıp olurdu; şımarıklık. Daha doğrusu Ali böyle düşünüdü. Arkadaşlarına;

- Yine de bir el yüz yıkayalım güzelce, dedi, şarıldayan sulara avuçlarını açıp...

Adama; adama -dediysek çoluk çocuk- herkese:

-Selamün aleykum, demişti.

Ardından da, bey baba nereden gelip nereye gidersiniz? Ne yaparsınız burada, demişti.

-Hiç, dememişti adam.

Şelalenin sularının da etkisi var mıydı, olduğu gibi konuşmasında.

-Mardin’den geliriz. Köyünden. İş güç yoktu köyde. Tarla tapan, ekin koyun... ne varsa hepsi bir kişinindir.O ölürse oğulları yerine geçer. Bizler aynı aşiretten olsak ta karnımız doymaz. Belki öteki aşiretlere ezdirmezler ama, içeride bir şey değiliz. Malımız mülkümüz olmaz, yerimiz yurdumuz... Çekip geldik. Kamyona atladık geldik buraya.Allah kerimdir. Şükür iki haftayı geçti, bir sıkıntı yok. Aç ta değiliz, başka sıkıntı da yok.

-Buraları bilir miydin eskiden? Kamyonla kimbilir iki gün sürmüştür buraya kadar gelişiniz. Ne yapacaksınız burada? İşçilik, bahçecilik mi? Sebze toplama işleri de vardır... Soran eden oldu mu? Gibilerinden sorular sormuş, sonra kısa bir değerlendirme yaparak arkadaşlarıyla yeniden ailenin yanına dönmüşlerdi. Çoluk çocuk toplanmış anne babanın yanına.

Adamlar bir şeyi mi sorguluyorlar? Bir yanlışları mı olmuştur?

Bir yanlışları yoktu çocukların. Kimsenin dalına, çiçeğine zarar verdikleri olmamıştı. Hesaba çeken de yok.

Ali, bir durumu anlatmıştır sadece.

Şimdi, Antalya’nın içinde sayılır neredeyse. Topçular tarafında bir ağabeyine ait tarla vardır, oraya götürüp yerleştirecektir aileyi. Bir kaç yüz pirket, bir iki torba çimento.. nihayet üste çekilecek bir top muşamba da alacaktır; çevirsinler kışı orada geçirsinler en azından.

Oralar da hep tarla bahçedir. Çoluk çocuk sebze meyve toplama işinde iş bulur, zaman zaman bahçe çapası da çıkar. Ev yaptıranlar da eksik olmuyor. Tarlanın sahibi kaç yıldır gelmemiş memlekete. Zaten sorup edeceği de yokmuş. Kala bildikleri kadar kalıp, çalışıp geçinsinler orada.

Bir kamyonete doldurulan eşyalar; çoluk çocuk üstünde. Bir babalarını ayanlarına almışlardır, sıkışıklık olsa da...

xxx

78 Mayısı.

“Güvercin tüylü karga sürüsü”nün yere göğe doluştuğu günlerdir. Evlerde odaların bile paylaştırıldığı acı günler...

Değişiklik olsun, kaç günlüğüne yer değiştirmiş, başka bir şehre gezmeye mi, kaç günlüğüne her şeyi geride bırakmaya mı çıkmışım. Antalya’dayım.

Ali’lerle akşama birlikte olacağız.

Hiç olmazsa bir değişik yere daha gidip geleyim. Karaoğlan parkında güzel bir çay içtikten sonra, sırtlara, Kepez’e doğru rastgele geziniyorken, bir dolmuşun Bucak taraflarına gitmekte olduğunu görüyor atlıyorum. Bir yerde iner; kahvelerinde bir kaç bardak çay içer dönerim. Sonra da geriye dönüş. Buralarda gidişler, dönüşler dert değilmiş, öğrendim.

Kepez’i tırmanan dolmuş, hafif sola, sağa kıvrılıp tepeyi bulmuş, küçük koruluklar arasından denizden epey yüksekte artık düz bir yola kavuşmuş, hızlanmıştır.

Yanımdakilerle kırk yıllık dost gibi sohbet ediyorum. Kıravatımdan memur olduğum belli. Sevgi saygı gösteriyorlar, ülkedeki karanlık günlerin ortasında...

Bazı şeyler ölmemiş.

Rahatlıyor, ferahlıyorum. Göğüslerim genişliyor, bilerek derin derin nefes alıyorum; temiz havalardan doldurmalı ciğerleri, yürekleri. Kısa kısa sorular cevaplar, düşünceler. Onları sevindirmek adına buraların güzelliğini doğanın verimliliğini dile getiriyorum...

Bademli miydi, Ağaçlı mı?.. Şipşirin bir köy. Köylerimizden birisi... Notlarıma yeniden bakmam lazım. Geçmiş gün, Bucak’a 50 km. kalmış; içinden geçtiğimiz, daha çok evlerin sol tarafta kaldığı bir köyde birden iniyorum. Ne olacak? Varacağım bir kahveye bir bardak çay içeceğim. Biraz içinde gezinip yeniden yola çıkacağım, derken saat yaklaşır akşama, daha doğrusu Ali’lerle yeniden buluşma vaktine...

Yüz metre ötede bir kahve olduğu belli girenler çıkanlar. Kahveye doğru da acayip bir kalabalık. Sanki bir şey dağıtılacak ta bekliyorlar desem, bu olamaz. Kaç ta güzel araba var bir binanın önünde. İki göz bir yer burası.

Bir göz attım. Fazla anlamış değilim, girdim kahveden içeriye. Aklımda Ali’ler olmasa, belki de bir kafadar yakalar şöyle su başı yerleri vardır, oraya birlikte giderim. Ağaçları, meyveleri incelerim mesela. Bizim ziraat teknisyenleri artık köylere de çıkmaz oldu. Alatlı’yı bitirene kadar neler öğrenmiş, nereleri gezmiştik, şimdi boş. Şu dakikalar köy köy, tarla bahçe koşturmalıydık; bırakmıyor elin oğlu.

Bir Allahın belası müdüre çattık ki, dakika bir tehdit bir. Namazı gizli kılar olduk. Sürgün korkusu. Kasırga gibi düştü hükümet. Kasabada memur bırakmadılar, kendilerinden olmayan; devrim nutukları atıp, bazılarına saldıran örgütlere yanaşmayanları sürdürdüler kaç ay içerisinde...

Şimdi de benim başımda adamlar. Vursak, vurulsak olmayacak. Sürülsek bizimkiler boşdurmaz korkusu... Aldım başımı geldim diyelim. Üç günlüğüne de olsa geride bırakmak için her şeyi. Akla kötü bir şey gelmemeli.

Bir yerde bizim kuşak çaycı oldu çıktı. Kahvede güzel bir çay içmeliyim. Oturmuş, çayla ilgili kimseye bakıyordum, yan masadan iki arkadaş ayağa kalkmış, yanıma geliyor.

-Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.

Giyim kuşamından da belli eğitim gördüğü, nezaketi...Yanındaki de konuk bilen, insanlıktan anlayan birisi. Hepsi de böyledir bura insanlarının...

İlk ayağa kalkıp yanıma gelen köyün Okul Müdürü imiş. “Ziraat teknisyeni olduğu mu, güzel bir köy görünce dayanamayıp indiğimi” söyleyince sevinçleri artıyor.

-Başımız üstüne... Çok teşekkürler bu şekilde baktığın için. Bademlere de gideriz. İleride çok güzel badem koruluklarımız da vardır...

Gidecek zamanım olur mu bilmiyorum.

Yanakları yeni açılan güller gibi gamzeleniyor. Daha ilk bardak bitmemiştir, arkaya dönüp ikisi iki yerden sessleniyor:

-Seyit Ayhan... Ayhan dayı, bir zahmet üç çay daha.Bak komşulardan arzu edenlere de...

Bir çay bir çay daha...izin isteyecek oluyorum, yok; kıyamet kopuyor;

”Hiç olur mu? Vakit öğlen. Bizde ayıptır....”

Yemeğe gitmeden bırakmayacak Müdür bey.

”Peki” diyorum; hem bu içten insanların nezaketi kırılmaz; yürüyoruz genişçe evler arasından...

Kahveye girerken gördüğüm kalabalık bir kere daha karşımızda. Kimileri gitmiş, ama yeniden gelenler olmuş olmalı bir taraftan.

-Bu insanaların durumu nedir? dediğimde, bir ferahlık yanımdakilerde. ”Paylement” derler bir kocamız vardır; tedaviye gelirler onun yanına,” dediklerinde, biraz tuhaflaşmışımdır; ”Nasıl? Kırıkçı mı?”

rık çıkıkçı sayılmazmış pek. Bir başka doktorlukmuş adamın yaptığı. Savaş yıllarında hastanelerde çalışmış. Ayrıca dededen kalma bir mesleği imiş adamın. İnmeler, felç geçirmeler, kemik rahatsızlıkları adamı buluyormuş...

-Yasak değil mi bu şekilde? Diyorum. Sorumu bağışlayın.

-Şimdi serbestledi. Hekimler şikâyet etti çok. Sonunda onlar da rıza gösterdiler. Adamın yaptığını tıp yapamıyorki. Önce hastanelere gönderiyor adam. Eğer doktoru, fakültesi bir şey yapamazsa ona geliyorlar. Zaten hekimleri öğütlüyor, yolluyor önce. Çare yoksa ona düşüyorlar. Antalya’da onun için film çeken yerler var; ”Paylement” için demeleri gerek. Anlıyor filim çekenler. Daha genişçe bir film mi nedir?Bakıp inceliyor. Kırık olsun, damar rahatsızlıkları için birebir adam. Ta Avrupa, Amerikanlardan gelen gelene. Gelenlerin bir kısmı da doktor. Kırıyor, döküyor, yapacakları hareketleri, yiyip içmelerini veriyor; iyileşenler çok.. şarampol’ün orda bir durak vardır; arabalar hep ona çalışır neredeyse....

“Paylament” dedikleri adamla ilgili anlattıklarına duyduklarım sevincimin yanı sıra üzüntülerle dolu:

Adamdaki bilgi, tedavi yöntem-lerindeki ayrıcalık rastlanır türden değilmiş. İnsanın yapısını çok iyi bilip anlıyormuş. Hekimler ya da fakülteler alsa yanına. Ona başka bilgileri de kazandırıp ondan da kendileri yararlansa, öğrenci yetiştirseler bu şekilde olmaz mı? Olmazmış. Yasak bir yana, anlayış bu değilmiş. Kıskançlık doktorlardaki genel hastalık imiş...

Parlement, Hacca gidip gelmiş yetmişleri yarılamış birisi imiş. Şurda bir iki yıl daha çalışırmış. Oğulları baba mesleğine merak sarmamış, şehre inmişler; ona üzülürmüş...

Parayla da çok işi olmamış adamın. Verirsen üç beş lira olurmuş. Aşağıda onun tedavisini kaç binle yaptıramaz, çoğu netice alamaz. Doktorlar işin kolayında imiş; kes şurayı, kaldır at; “tamam kurtuldu”; doktorların dediği. Böyle imiş çoğunlukla. Paylement, kesilmezse kangren olur, ölür dediklerinin çoğunu sağaltmış...

“İyisi mi, ağacı çiçeği düşün” diye içten içe konuşup düşündüğümde, gelmişiz, Okul Müdürü evinin kapısından buyur ediyor, ben ve birlikte gelen konu komşularını.

-Ayşecik, kızım, biz geldik!

Henüz yedisindeki yavrunun adını öğreniyoruz; Ayşe... Odanın eşiğinden dışarı koşarak geliyor. Nazlısı demekki öğretmenimizin. Babasına iyice sarıldıktan sonra bizlere bir hoşgeldin ediyor daha içeriye girmeden. Hanımında da aynı tebessüm. hoş karşılama hepimizi...

-Buyurun efendim, buyurun!...

Bir andan sofra hazırlığı, bir yandan çaydanlığa koşma ev hanımından. Bizler rahat yerlere oturtuluyoruz, ev sahibine göre.

Bizden sonra bir yiğit daha damlıyor; Ayşeciğin abisi. Adı Alpaslan’mış. Ben de değişik bir sevinç, heyecan...

Ben, Alpaslan’ı düşünürken ev sahibi eşine demiştir:

-Bak hanım, arkadaşımız ziraat teknisyenidir. Senin çiçekler vardı ya üvezden perişan olan. Ona bir ilaç adı alırız, bir de topraktan mı, suyu kullanmadan mı neden istediğin gibi açmaz, bakar birazdan. Kollarını yana açmış, Ayşe’sini kucaklayıp bir tarafa oturturken Alpaslan, annesinin göz hareketinden dışarı çıkıp giriyor. Bir şeyler getirmiş olmalı mutfağa. Dışarıda pişen, düşen bir şeyler olmalı. Her ne ise...

Küçük Alpaslan, sanki bir ruh çekimidir bana sokulunca yeniden kucaklayıp öpüyorum. Ağzımdan çıkmıştır bir kere;çocuğun babasına:

-Köyde çok musunuz? Fikir düşünce olarak... Parti olarak bir yerde, ”Milliyetçi...

-Bizler hepten Halkçı’yız. Baykal’a sebep, cevabı karşısında biraz bozulmuş olsam da toparlıyorum.

-Peki Alpaslan?

-Alpaslan’ı dedesi çok istedi. O Selçuklu’ya, Osmanlı’ya çok düşkündür.

Konuyu değiştirmeye çalışsam da işe yaramayacak. Ha, kimsenin oralı olduğu da yok; tedirginliği... Sevinmek gerekir daha çok.

-Ne mutlu... Keşki, ülkenin her tarafı, insanlarımızın hepsi buralar gibi olsa.Bak, bir çok yeri kan gölüne çevirdi elinoğlu. Bir çok yerde, şakası yok, bu sevgili yavruya sıkarlar mı sıkarlar; sırf adı Alpaslan’dır diye!... Keşki...

xxx

Ali’nin yanında başka arkadaşları, Park yakınlarında bir yere girmişiz, yine çay içeceğiz, ardından da yemek. Biraz gezineceğiz arabalı arabasız.. Yemek yenecek konuşulan bir yerde. Bademli’de yaşadıklarımı onlara bir güzel anlata-cağım; tanıyorlardır.

Ali az daha dik oturmaya gayret ederek Serdengeçti’nin gelip gittiğini demez mi?

Kararsızım bir şey demekte. Köydeki güzellikleri yaşamam gerekliydi, tesadüf te olsa. Tamam da, şiirlerini okuyup okuttuğumuz, özellikle fikri mücadelesi, öğrencilik yıllarında inatla kıravat takmayışı gibi kırık dökük yaşantılarına ait bilgiler bir yana, dünya gözünde onunla bir yarım saat olabilseydim hayıflanması içimden. Dinliyoruz Ali’yi:

“Hani benim Ural altay dağlarım/ Türkistan der, hazin hazin ağlarım” benzeri dizeleri dudağımın ucuna geliyor, duruyorum. İstiklâl günlerinde bir gazi ilimizde söylenen, bir yanı ağıt, bir yanı destan türküleri çağrıştırıyor...

Zihnimden geçen sıra sıra olaylar, olaylara yakılan şiirler, türküler...

Uzun bir süredir doğduğu köyüne, ilk şiir havasını teneffüs ettiği bu yörük-türkmen şehri, Antalya’ya gelememiş. Ankara, İstanbul yutmuş onu da. Memleket derken uzak kalmış köyünden, çocukluk arkadaşlarından...

Bir de felç belasına uğramış Serdengeçti abileri; hemen hemen sol ayağı tutmaz olmuş.

-Ocağın gecesine götür diye tutturdu bize. Vardık. Salona sığmıyor kalabalık; genç, kız, çocuk, köylüler...

Giriş kapısının orta yerine bir masa koymuş gençlerden birisi, gireni çıkanı yoklayacak, daha kimsenin girmesini önleyecek kendince. Yükleniyoruz, ama abi önde o haliyle. Bir de, arkasına tam bakmadan zırlamaz mı gereksiz:

-Bu halinle bir de...

Serdengeçti abimiz, ayağının sızlanmasına aldırmadan; yüzü içlere dönük gence:

-Evladım, bak, ben de sağcıyım. O kadar sağcıyım ki, sol tarafıma felç indi...

Başka günde, başkalarına karşı olsaydı...

Bu bir tarafı üzüntülü akşam sohbetinden sonra söz başka bir yere gelmişti; iliklerine kadar insanı titretecek güzelliğe...

Ali, bir yandan Ocaklıların şöleninde yeni yetmelerden bazılarının kimseyi tanımamazlığına kızıyor, öbür taraftan Manavgat şelalesinin yanında rastlayıp getirdiği aile ile ilgili bir şeyler söylüyor.

Serdengeçti’nin fedakârlığı arasında kalmış; kalkıp oturuyor, çayını içerken bazen rahatlıyor, bazen bardağın kenarına geçirdiği dişleriyle kıracak, parçalayacak camları.

-Bu gençlik dününü, dününün kahramanlarını tanımazsa...

Yeniden:

-Ha, üç beş kendini bilmez, kimseyi tanımaz diyelim. Diyelim de onlar nasıl kapı tutar, Ocak adına değnekçilik yapabilir. Ne böyle yetiştik, ne bu şekilde eğittik.Birden çoğaldı herkes. Kişilik kazanmadan çoğalma sürüleşmeye gider. Hem bunca saldırı var onların şahsında millete ve milletin değerlerine, hem bizleri de sıkıntıya sokanlarının olmasını düşünmemiz lazım...

Biraz da Ali’nin havası değişsin.

Dün yaşanananlarda payı büyük. Hac kapısını aralamıştır. Yüreği rahatlasın, ruhu daha açılsın diye yanındaki arkadaş bir daha rica etti; anlatsın. Mehmet’ti... Serikli Mehmet:

-Tapu işleri bitti mi dün?

Tapu? Onlar arasındaki bir konudur?

Değilmiş sandığım... Ahmet Hamdi toprağından Osman Yüksel hali yine. Dağınıklıkları Hakka gönül vermişliklerinden.... Tanrı’dan öteyi var saymadıklarından.

Her yanım sızlıyor, insanlığın düştüğü durumu açığa çıkaran bu farklı hareketten. ”Az az... çok az bunlar. Çoğaldıkça çoğalmalı” diye aklımdan, vicdanımdan geçirdiğim saniyeler, daha yaklaşmış Ali ile Mehmet’in şahit olduğu Serdengeçti’yi yaşamaya çalışıyorum:

Bir yerde ahir zamanıdır Serden-geçti’nin. Evi barkı neyi varsa Türk Edebiyatı Vakfı’na bağışlamaya başlamıştır. Gelmişken buraya bir de arsası olacak; onu da bağışlasın.

-Ali, der, evladım, bir zamanlar bir arsa almıştık. Sen bilirsin, bulursun ancak. Nerede kaldı bilmem?.. Orayı bir görsek mi?

-Tamam ağabeyim.

Epey bir zaman önce manavgat şelalesinde el yüz yıkamaya, serinlemeğe indiklerinde karşılaştığı kimseleri hatırladı bir yerde. Çok yıllar olmuş, o da unutmuş bakıp etmeyi. Ne oldular? Bir iş bulup çekip gitmiş olabilirler başka bir yere. Kendi yörelerine geri dönmek durumunda da kalmış olabilirler mi?

Hani onlara kaç yüz de biriket almıştı; kışı geçirsinler, tutunsunlar ortada kalmasınlar...

Etrafta boş yer kalmamış gibi:ya herkes daha ziyade portakal, limon bahçesine çevirmiş veya sera yapmışlar her yeri. Katların katlara bindirildiği çok katlı evler, konaklar kondurulmuş aralarına. Askeri birlikleri geçmiş, bir yandan hatırlamaya çalışıyor o da. Hangisiydi? Bir ileri bir geri...tanımıştı Ali. Ötekiler olsun, tarlanın sahibi sayılan Serden bilecek değil ya. Ama, ortada tarla filan yok. Tarla olarak teslim edilen yer olmuş bahçe.Yola yakın kısımdaki pirketlerle örülmüş yer olmasa Ali de çıkaramayacak. Arada bir o kadük kalmış. Ta gerilere daha genişçe bir yer daha örülmüş; sulama tertibatına geçilmiş. Örük örük açılan tarhların içerisinde çeşit çeşit ağaçlar. Koca koca olmuşlar .Limon, portakal daha çok. Yola yakın bir kaç akasya, duvarların üzerine dalları yayılmış bir kaç hanımeli, biriketlerin üstünüe fırlamış muhammediye güllerinin dalları. Tarla diye bıraktıklarının bir tarafı sebze için ayrılmış, sera yapılan yerleri var...

Değişmiş tarlanın yüzü gözü. Etraftaki bahçelerin en güzeli olmuş. Bir köşede elinde makas, belliki budama yapıyor adam.

-Tamam tamam, o adam.şelalenin kenarından getirdikleri Mardinli amca, demiş içinden Ali.

Adam, farkettiği an kedilerine doğru kararlı kararsız adımlamaya başlamıştır bile. Bir şey soranı, bir şeyler almak vermek isteyeni uğrar gelip geçerken. onlardan birisi olabilir. Ha, tarla sahibini beklemiş beklemişlerdir bu yıl, ertesi... Bir gün gelir demişler ama, ne zaman? Gelen giden yok. Gelir bir gün nasılsa. Almanyalara gitmiş bir adamın ise, çoluk çocuğu bir gün sorar, alırdı mallarını. Hazırlamışlardı emaneti devr etmeye.

Adam, biraz atılmış bir iki çocuğu kendilerine doğru neşeli bir şekilde yaklaşırken Ali tanıtmış onları. Belki, nerdeyse yedi sekiz yıl önce şelalede karşılaştıkları bu aileyi buraya açıkta kalmasınlar diye getirdiğini, biriket alıp köşedeki yeri çevirttiklerini söylemişti şaşkınlığını da gizlemeyerek

-Allah Allah... Adam, tarla aldı, bahçe etmiş. Emanetçinin bu kadarı da yaşasın...

Neredeyse bahçenin yarı yerinden seslenmiş adam.

-Hoş geldiniz!... Selamün aleyküm!.. Buyurun efendim buyurun!...

Yörük ağzına yakın, güzel bir Türkçe ile, gülerekten ellerine varmış yeniden.

-Buyurun, bir isteğiniz, sorunuız...

Bir ayağı toprağa değen Serdengeçti, bastonunu kucağına vermiş, muhabbet ifadeleriyle, adamın selamlarını aldıktan sonra.

-Nasılsınız bakayım?...

-Allah razı olsun hepinizden.

-Ne yapıyorsunuz burada?

Ali’yi tanımamıştır bile. Belki bir başka kıyafetivardı Ali’nin üzerinde; saç başı başkaydı. Buraya değişik sebeplerle gelip gidenler de olduğundan sezememişti, o an yanlarına gelenin getiren kişilerden olacağını...

-Ne yapalım, demiştir, rahat, sükun bir sesle. Allah’ın bugünlerine sonsuz şükürler. Çok oldu, bir muhterem bizi buraya getirdi, etrafta çalışalım diye. Çok şükür çalıştık, çabaladık. Şükür Rabbime çoluk çocuk ta yetişti. Eh, kendimizi koruyacak hale geldik. Ev bark ta alabilecek duruma geldik, niye inkâr edelim. Onun hakkını ayırmışız kuruşuna kadar.... Elimiz iş tutar hepimizin. Eş dost, tanıdık çoğaldı binlerce şükür Allaha. Konu komşuya yüzümüz kara olmaz artık. Elinizin artığı, Allah ne verdiyse Tanrı misafirlerine ikram edecek duruma geldik.Gerisi dert değil begimiz. Sizler var olun. Buyurun bir arzunuz, isteğiniz, soracağınız?...

Bir yandan adam yol kenarında rahat rahat etrafı seyreden kimselerle, kocasının saygı gösterdiği bir ayağı felçli adamı görmüş anlamış kadın koca bir bakraçta ayran getiriyor,bir yandan çay koymuştur.

Onların bir kaç metre gerisinde beklemiştir kadın. Eri görsün alsın ayranı.Bir elinde bardakların konduğu naylon sepet...

-Çay da hazır sayılır Şeyhmus.

-Niye zahmet ettiniz ablam!” deseler de hazıra itiraz olmaz; küçük düşüremezler kadını, ocağını.

-Ama, çaya vakit kalmayabilir, dediklerinde adının Şeyhmus olduğunu öğrendikleri adam.

-Şimdi, buraya bakmaya çalıştık bildiğimizce. Etraftan gördüklerimiz yaptık. Bir te ziraatten anlayan kardeşimiz oldu. Zaman zaman gelip bilgi verdi. Buradan çok ta mahsül sattık. Sahibi geldiğinde hem paralarını, hem malını teslim edeceğiz. Bir gün gelir inşallah. Şöyle bir şu yüksekçe portakal ağacı var ya, cevizin yanındaki. Orayı da güzel düzledik çoluk çocuk. Bir kilim attılar mı, bir taht.. oturup dinlensinler.

Onların sorusuz, sorgulamasız kayıtsız bakışları, hele bir ayğı yere basarak, arabadan inmeyen adamın rahatsız da olabileceğini görünce acımış mıdır, ilgilenmek arzusunda.

-Buyurun kurban, bir işiniz varsa başım üste.

-Ali, gidelim evladım, dediğinde, ”olmaz”demesi Ali’nin. Çaylarını içelim amcanın. Ne de olsa akraba bile sayılırız.

Bir kahkaha ardından. Mehmet, arkadaşı, Serdengeçti olsun bu söze ne sevinmiştir; katılmışlardır sevince.

Adam daha sevinçlidir.

-Elbette, Tanrı hepimizi kardeş yaratmıştır çok şükür. Çaylar da size. Başka da mahcup olmayacağımız ekmeğimiz tuzumuz da olur kardeşlerim....

Bir bardak çayı yine olduğu yerde yudumlayan serdengeçti, ağaçlar araında dolaşan, sera kısmına ekilen fidelere göz atıp, çiçekleri ince ince inceleyen Ali’ye seslenmiştir. Adamın yeniden ileriye, biriket evden bir şeyler getirmeye çalıştığı anda:

-Haydi bey baba Allah kolaylık versin. Hoşça kal.hakkını helal et...

Adamın “estağ..” sözüne kulak vemiyor bile.

Demiştir;

-Evladım Ali, hemen dönelim aşağıya. Adamın nüfus cüzdanını yanına al. Sana vekâlet göndermiştim zaten bir ara.o duruyordur değil mi? Tapuyu devret...

Başka da bir şey söylememiştir adama. Yeniden:

-Evladım, hakkını helal et. Sizlere huzur dolu, iman dolu ömürler diliyorum. Hoşça kal...

Küçük bir oyalanmadan sonra araba Antalya içlerine doğru hareket etmiştir. Ali, niçin istediğini de söylemeden adamın, nüfus cüzdanını almıştır Tapu’nun yolunu tutmak üzere...

 

      Muhittin ARAR

6/5/2007 | Kategori: Muhittin ARAR | Yorum (1) | Yorum Yaz | Kalıcı Bağlantı